Zehra25
Moderator
Türkiye’de son zamanlardaki medya operasyonları ile birlikte hukukun iletişim aparatını ikame etmesini gözlemliyoruz. Bu durum, daha çok iletişim aparatının hukuka eklemlenmesiyle oluyor, hukuk görünürlük ilkesi üzerinden hareket etmeye başlıyor ve mülksüzleştirme pratiklerinin bir aracı/alanı oluyor. Yani, hukuk iletişim aparatı aracılığıyla yeniden kodlanıyor. Aparat, bir şeyi ölçme, biçme gözlemleme kriteridir, her zaman materyal değil ancak hem toplumsal ilişkilere hem de materyal yapıya sirayet eder.
Türkiye’de siyasal aktörler, görünürlüklerinin onlara güç sağladığını düşünüyorlar. Çoğu kez popülizmin doğuşuna izin veren şeylerden biri de budur, normalde devlet kendi kayıt sistemini halka açmaz ve devlet yönetmeyi halktan kopuk bir şey olarak kodlarken, kitleyi devlet işlerinden ayırıp kitlenin düzenli olarak kurallara ve kolluk kuvvetine okunaklı olmasını isterdi. Böyle bir düzende devlete karşı bireysel görünürlüğünüz de gözetlenme yoluyla ve gözetlenmenin verdiği gerginlikle disipline edici bir hâl alıyordu. Şöyle düşünelim, devlet okullarda ve şehir meydanlarında modern, disiplinli, bir bütünün parçası olduğunu belli eden, bu anlatıyı da Batı medeniyetine ulaşıp onu geçmek üzerinden tanımlayan bir ulus anlatısının arkında şekilleniyordu. Daha sonraları bu ark değişse de devletin kendi pratiklerini vatandaştan ve sermayeden ayırması, bunları bir devlet işi olarak kendi çeperleri içerisinde yazıya geçirmesi sürdü (Poulantzas, 2000). Devlet işi, derin bir iş oldu, kendi sınıfını üreten, kendi iş yapma tarzını diğerlerinden ayıran bir yerde konumlandı ve bu özneleri belli biçimlerde davranmaya, belli hareketleri yapmamaya yöneltti. Vatandaş kendi arasında bildi ki devlete karşı çıkan ezilirdi. Bu en çok azınlık hakları konusunda bu yönde şekillendi. Bürokrat halka karşı okunaklı olmaya uğraşmadı, hukuk bürokrattan ayrıldı, hukuk aracılığıyla bürokrat vatandaşa “okunaklı ol” demiş oldu.
Modernitenin, disiplin devletinin böyle iş eyleme yöntemi vardı. Bürokratın—ki hâlen daha öyle—ayrı bir sınıf olabilmesi biraz da bundan kaynaklı, çünkü halka karşı okunaklı değildi. Halk nezdinde de devletten saklanmanın mümkün olduğu ve aslında böyle bir pratiğin devletin yetersizliğini yüzüne vuracağının bilinci vardı. Eğer devlet sizi göremiyorsa siz devlet için yoktunuz. Eğer devlet sizi görüyor ama okuyamıyorsa, bu devlet için bir tehdit olduğunuz anlamına geliyordu. Devlet-vatandaş arasındaki bu tip bir ilişki ister istemez devleti mitleştirmeye devam etti, ihtişamıyla değil; okunaklılığın ve görünürlüğün kontrolünün kimin elinde olduğuyla ilgili bir durumdu bu. Yani yazının başında belirttiğim üzere, aparatlarla ilgiliydi bu durum.
1990’lardan sonra Türkiye’de net kırılmalar oldu, okunaksız aktörlerin sayısı arttı ve devletin nerede olduğu, kimin devleti oluşturduğu sorusu çok fazla farklı grup insan tarafından zikredilir oldu. Devletin vatandaşları okuma yöntemi bu yeni gruplarınkinden farklıydı. 1980’lerin ikinci yarısında ilk elden piyasanın üretim araçlarına hâkim olmasıyla birlikte devlet emekçi sınıfını ve sermayedarın hareketlerini okumaya çalışmaktan feragat etti. Bunun özellikle tüketim açısından yükseltici (devletin büyüme indekslerine okunaklı olma isteği) yanlarıyla beraber, bu tip bir çözülme devletin kademesinde olan insanların para-militer unsurları kullanmasını beraberinde getirdi. O günden sağ kalan aktörler devletin gözlüklerini yeniden yapılandırdıklarını biliyorlar. 2000’lerle birlikte ise, devlet hiper-görünür (Baudrillard, 2022) olmaya başladıysa da vatandaşını okunaklı hâle getirmekle uğraşmadı.
AB kriterleri, devleti okunaklı hâle gelmeye zorluyordu ve kitleyi devletten ayıran mekanizmaları teker teker tasfiye etmek istiyordu. Öyle de oldu, ancak bu sırada Erdoğan tarafından devlet, demokrasi ve demokratik katılım yeniden kodlandı. Önce MGK ortadan kalktı, böylece güvenlik üzerinde disiplin devleti pratik havuzunun etkisi kırıldı, sonra yerine gelen Gülencilerin bürokrasi sınıfı üzerindeki nüfuzu şiddetli bir biçimde tasfiye edildikten sonra, bürokrasi sınıfı, Erdoğan ve halk arasında görünürlüğe, mülkiyetsizleştirmeye ve tamamen oy kullanma-seçim anketi-demokrasi gösterisine dayalı bir ilişki gelişti. Devlet müstehcen derecede şeffaf olmasına rağmen bu şeffaflık topluma ya da piyasa aktörlerine güven sağlamadı. Bu işin sonunda İletişim Başkanlığı, medya kuruluşlarının kontrolü gibi unsurlar, iletişimi bir aparat hâline getirdi ve az çok hepimiz yeni düzenin kural kitabını gayriresmî olarak sezdik. Bu kural kitabı dışında görünür olan aktörler ve görünürlük araçları da zaman zaman cezalandırıldı. En sonunda geldiğimiz noktada hukuk, gözaltına alınan insanları sıraya dizdirdi, seçim anketlerinde oyları yüksek çıkan insanlar risk oldu, Ayşe Barım davası büyük bir iletişim davasıydı, el değiştiren ve kayyum atanan kanallarla birlikte ünlülere yapılan uyuşturucu davalarını gördük. Fahrettin Altun dönemi sonrasında iletişim, hukuk tarafından ikame edildi.
Peki neden şu an uyuşturucu davası hukukla birleşebiliyor? İnsanların “ayıp” işler yapmasıyla hukuksuzluğun ne alakası var?
Şu anda bu davalardan mustarip olan insanları iki açıdan önem arz ediyor:
1. İktidarın MHP aracılığıyla destek aldığı bürokrasi, yanında “accumulation by disposession,” yani mülksüzleştirme üzerinden zenginlik sağlama pratiğiyle geliyor (Harvey, 2006). Çeşitli gruplar bunu yasal ve piyasa yollarıyla değil, devletin görünmez kıldığı yollarla yapabiliyorlar. Bunun için de mutlaka kamuoyunda sıkça görünen, belli bir insan kitlesiyle duygu aktarımı olan ünlüleri kullanıyorlar. Dolayısıyla ortada al-ver ilişkisine dayalı bir network oluşuyor ve paranın kendisi bir meta hâline geliyor. Bu mülksüzleştirme pratiği oldukça efektif çünkü icracısına ciddi paralar, devlet tarafından okunaksız olma ve topluma istediği gibi görünme imkanı sağlıyor. Kendi görünürlüğünü kendi yönetebilen, yani güç odağı olabilen aktörler oluyor ki bunun en çarpıcısı Sedat Peker’di. Mehmet Akif Ersoy davasında da iktidar içerisinde bir mülksüzleştirme sirkülasyonu oldu, aktörler bu kez görünürlük aracından mülksüzleştirilmiş oldu. Mehmet Akif Ersoy davasından önce Ayşe Barım davası doğrudan bu görünürlük kontrolü, görünürlük araçlarının tamamen iktidar tarafından kontrol edilmesi ve toplumun sempati besleyebileceği insanların siyasal iktidarın nüfuz yaratmasında gerekli aktörleri olmasına yol açtı. Ayşe Barım’ın mülksüzleştirilmesi yoluyla görünürlük bir metaya dönüştü ve takası yapıldı, diğer yandan da görünürlük araçları iktidarın elinde olduğu yeniden hatırlatıldı. İktidar içerisindeki gruplar açısından da hangi aktörlerin bu mekanizmaların başında olduğunun sinyali verildi.
2. Bu Türkiye’de hukukun ne anlama geldiğini değiştiriyor. Bunu da aşağıda açıklayacağım ancak bu sürecin adı hukukun iletişimle ikame edilmesi.
Hukukun İletişimle İkame Edilmesi
Medya ve uyuşturucu davası hukuki kuralları üzerine değil; olağanüstü hal üzerine de değil; doğrudan doğruya iletişim üzerine, isnat edilen suçun görünürlüğü üzerine işliyor. Suçun değil ancak ayıbın görünür kılınması ceza almak için yeterli oluyor. Bunun üç efekti var:
Görünen ancak bir şekilde antipati toplayan insanlar, daha önce sempatik de olsalar işledikleri “ayıp” sebebiyle ifadeye çağrılarak ya da hapse atılarak onların görünürlükleri kontrol edilmiş, onlara esas güçlünün, esas aktörün kim olduğu hatırlatılmış oluyor. Hukuk, görünürlüğün kontrolü anlamına geliyor. Hukuk, özneleri disipline eden, onları okunaklı olmaya zorlayan bir aygıt olmaktan çıkıyor, bir görünürlük aracına ve onun görünürlük rejimine uygun bir hâle sokuyor. Disipline olmuyorsunuz, görünürlüğünüz mülksüzleştiriliyor; görünürlük araçlarınıza el konuluyor, en önce de bedeninize.
Toplumsal rıza sınırı genişliyor, daha doğrusu toplumsal rızasızlık içerleme yoluyla atılıyor ve bunun bir sirkülasyonu sağlanıyor. Yani insanların hukukun çiğnenmesine karşı bedenlerini iktidarın karşısına koyması sınırları genişletiyor. Çünkü doğal ahlak ile pozitif ahlak birbirine karıştırılıyor, çünkü ayıp toplumsal bir şey ve bu insanlar toplumun gördüğü, belli süre hayranlık ve sempati beslediği insanlar. Bunlar kitlenin kendi içerisinde bir bilgi aktarıp buradan hareketle iktidarı kısıtlayabileceği bir şey değil. İktidarı yalnızca oy anketlerine, kamuoyunun “beğeni”sine göre kısıtlayabileceğimizi düşünüyoruz. Toplumun karşı-iktidar yaratabilme potansiyelini reddetmiş oluyoruz. Böylece rızasızlığımızı gösterebileceğimiz alanları ve anları da kendi isteğimizle bırakmış oluyoruz. Burada toplumun sahip olabileceği karşıt-iktidarın (ancak tabi ki potansiyel manada) maskesinin düşürüldüğünü görüyoruz (Steele, 2012). Siyasal iktidarın maskesi, iktidarın estetiklerini ona karşı kullandığınızda düşer, mesela geçen yıl Mart ayında Ankara’da Eskişehir Yolu’nda geçit yapan polislere protesto amaçlı Türk bayrağı sallandığında, polis buna panik bir tepki veriyordu, çünkü Türk bayrağı devletin mitik anlatısının bir göstergesiydi ve yaptırıcı manada sembolik değer yüklüydü (Baudrillard, 1975).
Siyasal iktidar, toplumun bir arada hareket ederken sembolik değer yükleyebileceği aktörleri güçsüzleştirdiğinde hem toplumu hem de toplumun değer verdiklerinin bir hayal kırıklığı yarattığını gösteriyor. Bu bir hayal kırıklığı yaratıyor, çünkü insanlar AKP iktidarının devleti çözülmeye uğratmasından kaynaklanan bir Disipline Edici devlet nostaljisi içerisindeler. Bu haklı tepki bir nostalji olduğu için ani hayal kırıklıklarıyla birlikte geliyor, çünkü disipline edici dönemin pratiklerine değil, göstergelerine bir nostalji duyuyoruz. Uyuşturucu soruşturması açılan ünlülerin de bazıları benzer bir nostaljinin estetiğini paylaşan insanlar, örneğin Kaan Tangöze. Bu da bir umut kırımına yol açıyor, çünkü hukuk aparatının “ayıp”a karşı hamlesi disipline edici bir gösterge taşıyor (ancak böyle bir içerik taşımıyor).
Hukukun üstünlüğüne dair herhangi bir anlatı artık toplumda bir kriter olmaktan çıkıyor. Toplumun siyasal iktidarı herhangi bir şekilde gözetleme, disipline etme ihtimali kalmıyor.
Hukuk simüle ediliyor. Yasa normalde bir işarettir. Medyada gördüklerimiz de. Medyada gördüklerimiz yasanın yerini alıyor, yasayı temsil etmeye başlıyor. Yasa ve medya arasındaki ayrım yok oluyor. Hukuk, devlet için bir bilgi nesnesi değil, kaynağından bağımsız bir gösterge hâline gelmiş oluyor. Dolayısıyla hukuka karşı hukuku kullanabileceğimiz alanlar git gide daralıyor ve çoğunlukla kişilere bağlı oluyor.
Celladıma Gülümserken: Direnmek
Bitirirken, başlıkta andığım bir İsmet Özel şiirini bağlamından koparıp buraya adapte etmek suretiyle eklemek istiyorum:
“…Sözlerim var köprüleri geçirmez
kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
uçtum ama uçuşum
radarlarla izlendi
gayret ettim ve sövdüm
bu da geçti polis kayıtlarına…”
Özel’in bu şiiri yazdığı dönemde, şiirdeki karakterin peşinde olan ceberut disiplin devletini görüyoruz. Bir devrimciyi disipline etmeye çalışırken, onu görüp her adımını kaydetmeye, onu okunaklı hâle getirmeye çalışan bir devlet karşısında direnmek için okunaksız olmak, kaçabilmek anlamlı o zaman için geliyordu. Ancak her şeyin görünür kılındığı, görünürlüğün güç, okunaklı olmanın meşruiyet ifade ettiği bir düzenekte, gayret edip sövmemizin görünmez alanlarda yapılması yeterli. Türkiye’de görünür değilseniz sövmek yasak değil. Görünür olmayabilirsiniz, devlet mekanizması ve bürokrasi -henüz- sessizliğinizi okumak zorunda hissetmeyecektir.
Kendimizi, İsmet Özel’in zamanındaki devletle kıyaslayalım yine, şiirin devamında şair farkı açık ediyor aslında:
“Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum / çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir / devlet sırrıyla birlikte insanın / sinematografik bir hayatı olabilir / o kibar çevrelerden gizli batakhanelere / yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri / ve sonunda estetik bir / idam belki! / Evet, evet ruhu olmak / bütün bunları sağlayamaz insana. / Doğruysa bu yargı / bu sonuç / bu çıkarsama / neden peki her şeyi bulandırıyor / ertelenen bir konferans / geç kalkan bir otobüs?”
Kaynakça
Türkiye’de siyasal aktörler, görünürlüklerinin onlara güç sağladığını düşünüyorlar. Çoğu kez popülizmin doğuşuna izin veren şeylerden biri de budur, normalde devlet kendi kayıt sistemini halka açmaz ve devlet yönetmeyi halktan kopuk bir şey olarak kodlarken, kitleyi devlet işlerinden ayırıp kitlenin düzenli olarak kurallara ve kolluk kuvvetine okunaklı olmasını isterdi. Böyle bir düzende devlete karşı bireysel görünürlüğünüz de gözetlenme yoluyla ve gözetlenmenin verdiği gerginlikle disipline edici bir hâl alıyordu. Şöyle düşünelim, devlet okullarda ve şehir meydanlarında modern, disiplinli, bir bütünün parçası olduğunu belli eden, bu anlatıyı da Batı medeniyetine ulaşıp onu geçmek üzerinden tanımlayan bir ulus anlatısının arkında şekilleniyordu. Daha sonraları bu ark değişse de devletin kendi pratiklerini vatandaştan ve sermayeden ayırması, bunları bir devlet işi olarak kendi çeperleri içerisinde yazıya geçirmesi sürdü (Poulantzas, 2000). Devlet işi, derin bir iş oldu, kendi sınıfını üreten, kendi iş yapma tarzını diğerlerinden ayıran bir yerde konumlandı ve bu özneleri belli biçimlerde davranmaya, belli hareketleri yapmamaya yöneltti. Vatandaş kendi arasında bildi ki devlete karşı çıkan ezilirdi. Bu en çok azınlık hakları konusunda bu yönde şekillendi. Bürokrat halka karşı okunaklı olmaya uğraşmadı, hukuk bürokrattan ayrıldı, hukuk aracılığıyla bürokrat vatandaşa “okunaklı ol” demiş oldu.
Modernitenin, disiplin devletinin böyle iş eyleme yöntemi vardı. Bürokratın—ki hâlen daha öyle—ayrı bir sınıf olabilmesi biraz da bundan kaynaklı, çünkü halka karşı okunaklı değildi. Halk nezdinde de devletten saklanmanın mümkün olduğu ve aslında böyle bir pratiğin devletin yetersizliğini yüzüne vuracağının bilinci vardı. Eğer devlet sizi göremiyorsa siz devlet için yoktunuz. Eğer devlet sizi görüyor ama okuyamıyorsa, bu devlet için bir tehdit olduğunuz anlamına geliyordu. Devlet-vatandaş arasındaki bu tip bir ilişki ister istemez devleti mitleştirmeye devam etti, ihtişamıyla değil; okunaklılığın ve görünürlüğün kontrolünün kimin elinde olduğuyla ilgili bir durumdu bu. Yani yazının başında belirttiğim üzere, aparatlarla ilgiliydi bu durum.
1990’lardan sonra Türkiye’de net kırılmalar oldu, okunaksız aktörlerin sayısı arttı ve devletin nerede olduğu, kimin devleti oluşturduğu sorusu çok fazla farklı grup insan tarafından zikredilir oldu. Devletin vatandaşları okuma yöntemi bu yeni gruplarınkinden farklıydı. 1980’lerin ikinci yarısında ilk elden piyasanın üretim araçlarına hâkim olmasıyla birlikte devlet emekçi sınıfını ve sermayedarın hareketlerini okumaya çalışmaktan feragat etti. Bunun özellikle tüketim açısından yükseltici (devletin büyüme indekslerine okunaklı olma isteği) yanlarıyla beraber, bu tip bir çözülme devletin kademesinde olan insanların para-militer unsurları kullanmasını beraberinde getirdi. O günden sağ kalan aktörler devletin gözlüklerini yeniden yapılandırdıklarını biliyorlar. 2000’lerle birlikte ise, devlet hiper-görünür (Baudrillard, 2022) olmaya başladıysa da vatandaşını okunaklı hâle getirmekle uğraşmadı.
AB kriterleri, devleti okunaklı hâle gelmeye zorluyordu ve kitleyi devletten ayıran mekanizmaları teker teker tasfiye etmek istiyordu. Öyle de oldu, ancak bu sırada Erdoğan tarafından devlet, demokrasi ve demokratik katılım yeniden kodlandı. Önce MGK ortadan kalktı, böylece güvenlik üzerinde disiplin devleti pratik havuzunun etkisi kırıldı, sonra yerine gelen Gülencilerin bürokrasi sınıfı üzerindeki nüfuzu şiddetli bir biçimde tasfiye edildikten sonra, bürokrasi sınıfı, Erdoğan ve halk arasında görünürlüğe, mülkiyetsizleştirmeye ve tamamen oy kullanma-seçim anketi-demokrasi gösterisine dayalı bir ilişki gelişti. Devlet müstehcen derecede şeffaf olmasına rağmen bu şeffaflık topluma ya da piyasa aktörlerine güven sağlamadı. Bu işin sonunda İletişim Başkanlığı, medya kuruluşlarının kontrolü gibi unsurlar, iletişimi bir aparat hâline getirdi ve az çok hepimiz yeni düzenin kural kitabını gayriresmî olarak sezdik. Bu kural kitabı dışında görünür olan aktörler ve görünürlük araçları da zaman zaman cezalandırıldı. En sonunda geldiğimiz noktada hukuk, gözaltına alınan insanları sıraya dizdirdi, seçim anketlerinde oyları yüksek çıkan insanlar risk oldu, Ayşe Barım davası büyük bir iletişim davasıydı, el değiştiren ve kayyum atanan kanallarla birlikte ünlülere yapılan uyuşturucu davalarını gördük. Fahrettin Altun dönemi sonrasında iletişim, hukuk tarafından ikame edildi.
Peki neden şu an uyuşturucu davası hukukla birleşebiliyor? İnsanların “ayıp” işler yapmasıyla hukuksuzluğun ne alakası var?
Şu anda bu davalardan mustarip olan insanları iki açıdan önem arz ediyor:
1. İktidarın MHP aracılığıyla destek aldığı bürokrasi, yanında “accumulation by disposession,” yani mülksüzleştirme üzerinden zenginlik sağlama pratiğiyle geliyor (Harvey, 2006). Çeşitli gruplar bunu yasal ve piyasa yollarıyla değil, devletin görünmez kıldığı yollarla yapabiliyorlar. Bunun için de mutlaka kamuoyunda sıkça görünen, belli bir insan kitlesiyle duygu aktarımı olan ünlüleri kullanıyorlar. Dolayısıyla ortada al-ver ilişkisine dayalı bir network oluşuyor ve paranın kendisi bir meta hâline geliyor. Bu mülksüzleştirme pratiği oldukça efektif çünkü icracısına ciddi paralar, devlet tarafından okunaksız olma ve topluma istediği gibi görünme imkanı sağlıyor. Kendi görünürlüğünü kendi yönetebilen, yani güç odağı olabilen aktörler oluyor ki bunun en çarpıcısı Sedat Peker’di. Mehmet Akif Ersoy davasında da iktidar içerisinde bir mülksüzleştirme sirkülasyonu oldu, aktörler bu kez görünürlük aracından mülksüzleştirilmiş oldu. Mehmet Akif Ersoy davasından önce Ayşe Barım davası doğrudan bu görünürlük kontrolü, görünürlük araçlarının tamamen iktidar tarafından kontrol edilmesi ve toplumun sempati besleyebileceği insanların siyasal iktidarın nüfuz yaratmasında gerekli aktörleri olmasına yol açtı. Ayşe Barım’ın mülksüzleştirilmesi yoluyla görünürlük bir metaya dönüştü ve takası yapıldı, diğer yandan da görünürlük araçları iktidarın elinde olduğu yeniden hatırlatıldı. İktidar içerisindeki gruplar açısından da hangi aktörlerin bu mekanizmaların başında olduğunun sinyali verildi.
2. Bu Türkiye’de hukukun ne anlama geldiğini değiştiriyor. Bunu da aşağıda açıklayacağım ancak bu sürecin adı hukukun iletişimle ikame edilmesi.
Hukukun İletişimle İkame Edilmesi
Medya ve uyuşturucu davası hukuki kuralları üzerine değil; olağanüstü hal üzerine de değil; doğrudan doğruya iletişim üzerine, isnat edilen suçun görünürlüğü üzerine işliyor. Suçun değil ancak ayıbın görünür kılınması ceza almak için yeterli oluyor. Bunun üç efekti var:
Görünen ancak bir şekilde antipati toplayan insanlar, daha önce sempatik de olsalar işledikleri “ayıp” sebebiyle ifadeye çağrılarak ya da hapse atılarak onların görünürlükleri kontrol edilmiş, onlara esas güçlünün, esas aktörün kim olduğu hatırlatılmış oluyor. Hukuk, görünürlüğün kontrolü anlamına geliyor. Hukuk, özneleri disipline eden, onları okunaklı olmaya zorlayan bir aygıt olmaktan çıkıyor, bir görünürlük aracına ve onun görünürlük rejimine uygun bir hâle sokuyor. Disipline olmuyorsunuz, görünürlüğünüz mülksüzleştiriliyor; görünürlük araçlarınıza el konuluyor, en önce de bedeninize.
Toplumsal rıza sınırı genişliyor, daha doğrusu toplumsal rızasızlık içerleme yoluyla atılıyor ve bunun bir sirkülasyonu sağlanıyor. Yani insanların hukukun çiğnenmesine karşı bedenlerini iktidarın karşısına koyması sınırları genişletiyor. Çünkü doğal ahlak ile pozitif ahlak birbirine karıştırılıyor, çünkü ayıp toplumsal bir şey ve bu insanlar toplumun gördüğü, belli süre hayranlık ve sempati beslediği insanlar. Bunlar kitlenin kendi içerisinde bir bilgi aktarıp buradan hareketle iktidarı kısıtlayabileceği bir şey değil. İktidarı yalnızca oy anketlerine, kamuoyunun “beğeni”sine göre kısıtlayabileceğimizi düşünüyoruz. Toplumun karşı-iktidar yaratabilme potansiyelini reddetmiş oluyoruz. Böylece rızasızlığımızı gösterebileceğimiz alanları ve anları da kendi isteğimizle bırakmış oluyoruz. Burada toplumun sahip olabileceği karşıt-iktidarın (ancak tabi ki potansiyel manada) maskesinin düşürüldüğünü görüyoruz (Steele, 2012). Siyasal iktidarın maskesi, iktidarın estetiklerini ona karşı kullandığınızda düşer, mesela geçen yıl Mart ayında Ankara’da Eskişehir Yolu’nda geçit yapan polislere protesto amaçlı Türk bayrağı sallandığında, polis buna panik bir tepki veriyordu, çünkü Türk bayrağı devletin mitik anlatısının bir göstergesiydi ve yaptırıcı manada sembolik değer yüklüydü (Baudrillard, 1975).
Siyasal iktidar, toplumun bir arada hareket ederken sembolik değer yükleyebileceği aktörleri güçsüzleştirdiğinde hem toplumu hem de toplumun değer verdiklerinin bir hayal kırıklığı yarattığını gösteriyor. Bu bir hayal kırıklığı yaratıyor, çünkü insanlar AKP iktidarının devleti çözülmeye uğratmasından kaynaklanan bir Disipline Edici devlet nostaljisi içerisindeler. Bu haklı tepki bir nostalji olduğu için ani hayal kırıklıklarıyla birlikte geliyor, çünkü disipline edici dönemin pratiklerine değil, göstergelerine bir nostalji duyuyoruz. Uyuşturucu soruşturması açılan ünlülerin de bazıları benzer bir nostaljinin estetiğini paylaşan insanlar, örneğin Kaan Tangöze. Bu da bir umut kırımına yol açıyor, çünkü hukuk aparatının “ayıp”a karşı hamlesi disipline edici bir gösterge taşıyor (ancak böyle bir içerik taşımıyor).
Hukukun üstünlüğüne dair herhangi bir anlatı artık toplumda bir kriter olmaktan çıkıyor. Toplumun siyasal iktidarı herhangi bir şekilde gözetleme, disipline etme ihtimali kalmıyor.
Hukuk simüle ediliyor. Yasa normalde bir işarettir. Medyada gördüklerimiz de. Medyada gördüklerimiz yasanın yerini alıyor, yasayı temsil etmeye başlıyor. Yasa ve medya arasındaki ayrım yok oluyor. Hukuk, devlet için bir bilgi nesnesi değil, kaynağından bağımsız bir gösterge hâline gelmiş oluyor. Dolayısıyla hukuka karşı hukuku kullanabileceğimiz alanlar git gide daralıyor ve çoğunlukla kişilere bağlı oluyor.
Celladıma Gülümserken: Direnmek
Bitirirken, başlıkta andığım bir İsmet Özel şiirini bağlamından koparıp buraya adapte etmek suretiyle eklemek istiyorum:
“…Sözlerim var köprüleri geçirmez
kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
uçtum ama uçuşum
radarlarla izlendi
gayret ettim ve sövdüm
bu da geçti polis kayıtlarına…”
Özel’in bu şiiri yazdığı dönemde, şiirdeki karakterin peşinde olan ceberut disiplin devletini görüyoruz. Bir devrimciyi disipline etmeye çalışırken, onu görüp her adımını kaydetmeye, onu okunaklı hâle getirmeye çalışan bir devlet karşısında direnmek için okunaksız olmak, kaçabilmek anlamlı o zaman için geliyordu. Ancak her şeyin görünür kılındığı, görünürlüğün güç, okunaklı olmanın meşruiyet ifade ettiği bir düzenekte, gayret edip sövmemizin görünmez alanlarda yapılması yeterli. Türkiye’de görünür değilseniz sövmek yasak değil. Görünür olmayabilirsiniz, devlet mekanizması ve bürokrasi -henüz- sessizliğinizi okumak zorunda hissetmeyecektir.
Kendimizi, İsmet Özel’in zamanındaki devletle kıyaslayalım yine, şiirin devamında şair farkı açık ediyor aslında:
“Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum / çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir / devlet sırrıyla birlikte insanın / sinematografik bir hayatı olabilir / o kibar çevrelerden gizli batakhanelere / yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri / ve sonunda estetik bir / idam belki! / Evet, evet ruhu olmak / bütün bunları sağlayamaz insana. / Doğruysa bu yargı / bu sonuç / bu çıkarsama / neden peki her şeyi bulandırıyor / ertelenen bir konferans / geç kalkan bir otobüs?”
Kaynakça
Baudrillard, J. (1975). The mirror of production (Vol. 17). Telos Press St. Louis.
Baudrillard, J. (2022). 5 Symbolic Exchange and Death. In Jean Baudrillard: Selected Writings (pp. 122-151). Stanford University Press.
Harvey, D. (2006). Spaces of global capitalism. Verso.
Poulantzas, N. A. (2000). State, power, socialism (Vol. 29). Verso.
Steele, B. J. (2012). Defacing power: The aesthetics of insecurity in global politics. University of Michigan Press.