Zehra25
Moderator
Son günlerde bir ilahi ülkenin en çok konuşulan başlıklarından biri hâline geldi. Sosyal medyada milyonlarca izlenme aldı, geniş kesimler tarafından paylaşıldı, ardından siyasetçiler tarafından tebrik edildi ve görünürlüğü daha da arttı. Kültürel bir üretimin karşılık bulması elbette doğal. İnançla ilgili bir eserin toplumda yankı uyandırması da şaşırtıcı değil. Ancak mesele yalnızca bir ilahinin popülerliği değil; bu popülerliğin nasıl ve hangi bağlamda büyütüldüğü.
Aynı günlerde ülkede başka hangi başlıklar vardı? Ekonomi vardı. Hayat pahalılığı vardı. Emeklinin geçim sıkıntısı vardı. Asgari ücretlinin ay sonunu getirme çabası vardı. Gençlerin iş bulamaması, kiraların artışı, borç yükü, kredi kartı faizleri konuşuluyordu. Fakat bütün bu meseleler bir ilahinin oluşturduğu gündem kadar hızlı yayılmadı, aynı görünürlükle sahiplenilmedi, aynı düzeyde siyasal destek görmedi. Bu noktada sormak gerekiyor: Bir ülkede neyin öne çıkarılacağına kim ve hangi ölçütle karar veriyor?
Bir kültürel ürünün devlet düzeyinde tebrik edilmesi yalnızca estetik bir takdir değildir; aynı zamanda sembolik bir mesajdır. Bu mesaj, hangi dilin makbul bulunduğunu, hangi söylemin desteklendiğini ve hangi üretimin görünür kılındığını gösterir. Bu durum tek başına bir sorun değildir; asıl mesele, bunun yanında hangi başlıkların geri planda kaldığıdır. Gündem dediğimiz şey kendiliğinden oluşmaz. Gündem inşa edilir. Bir başlık büyütülürken başka başlıklar gölgede kalır. Bir ezgi milyonlara ulaştırılırken bir emeklinin ekmek kuyruğu aynı hızla dolaşıma sokulmaz.
Burada inanç meselesi ayrıca dikkatle ele alınmalıdır. Allah’ın adı, zikrin kendisi, tasavvuf geleneğinin dili sıradan kelimeler değildir. Bu kavramlar, popüler kültürün hızında tüketilecek semboller değildir. İnanç hassasiyet ister, derinlik ister. Allah demek, yalnızca bir slogan üretmek değildir. İnancın kamusal alanda yer bulması doğaldır; ancak inancın politik alkış alanına taşınması, onu görünürlük stratejisinin parçası hâline getirdiğinde anlam kaybı riski ortaya çıkar. Bu, dini eleştirmek değil; dini araçsallaştırma ihtimalini sorgulamaktır.
Bir toplum hem ekonomik krizle hem kültürel üretimle aynı anda ilgilenebilir. Ancak kriz derinleşirken kültürel bir dalganın siyaseten büyütülmesi ister istemez bir dikkat kayması yaratır. Bu kayma bilinçli ya da bilinçsiz olabilir; fakat sonuç değişmez. Ekonomik gerçeklik geri planda kalır, sembolik bir gündem öne çıkar. Bu durum, toplumun önceliklerinin yeniden şekillendiğini gösterir.
Türkiye siyasetinde popüler figürlerin kısa sürede siyasal alana taşındığı örnekler az değildir. Görünürlük meşruiyet üretir. Meşruiyet temsil iddiasını güçlendirir. Bu nedenle kültürel bir figürün hızla yükseltilmesi, sadece bir sanat başarısı olarak okunamaz. Bu, aynı zamanda bir siyasal potansiyelin inşası anlamına gelebilir.
Ve gelelim asıl ironik noktaya. Bir ilahi bu kadar hızlı yükseltilirken, bu kadar görünürlük kazanırken ve siyasal düzeyde takdir edilirken doğal olarak başka bir soru doğuyor. Bu yükseliş yalnızca kültürel bir karşılık mıdır, yoksa aynı zamanda bir konum inşası mıdır? Türkiye’de popülerlik ile siyasal alan arasındaki mesafe hiçbir zaman çok uzun olmamıştır. Bu nedenle şu soru kaçınılmazdır: Bu tür figürler yalnızca kültürel alanda mı kalır, yoksa zamanla bir makam, bir konum, bir resmi rolün kapısı aralanır mı?
Bu bir iddia değildir. Bu, Türkiye’nin siyasal pratiğine bakıldığında makul bir sorgulamadır. Çünkü bu ülkede kamuoyunda hızla parlatılan isimlerin bir süre sonra siyasal alana taşındığı örnekler vardır. Kültürel karşılık, siyasal sermayeye dönüşebilir. Eğer bir figür bu kadar sistematik biçimde görünür kılınıyorsa, bu yalnızca sanat başarısı mıdır, yoksa aynı zamanda bir yatırım mıdır?
Sonuçta mesele bir ilahi değildir. Mesele, bir toplumun neyi büyüttüğü ve büyüttüğü şeyin nereye evrilebileceğidir. Ekonomik kriz konuşulurken, emekli geçim sıkıntısıyla mücadele ederken, gençler iş ararken, ülkenin enerjisinin sembolik bir yükselişe yönelmesi dikkat çekicidir. Ve soru hâlâ ortadadır: Bu yükseliş yalnızca alkışta mı kalacak, yoksa yarın bir makamla mı karşılaşacağız?
Aynı günlerde ülkede başka hangi başlıklar vardı? Ekonomi vardı. Hayat pahalılığı vardı. Emeklinin geçim sıkıntısı vardı. Asgari ücretlinin ay sonunu getirme çabası vardı. Gençlerin iş bulamaması, kiraların artışı, borç yükü, kredi kartı faizleri konuşuluyordu. Fakat bütün bu meseleler bir ilahinin oluşturduğu gündem kadar hızlı yayılmadı, aynı görünürlükle sahiplenilmedi, aynı düzeyde siyasal destek görmedi. Bu noktada sormak gerekiyor: Bir ülkede neyin öne çıkarılacağına kim ve hangi ölçütle karar veriyor?
Bir kültürel ürünün devlet düzeyinde tebrik edilmesi yalnızca estetik bir takdir değildir; aynı zamanda sembolik bir mesajdır. Bu mesaj, hangi dilin makbul bulunduğunu, hangi söylemin desteklendiğini ve hangi üretimin görünür kılındığını gösterir. Bu durum tek başına bir sorun değildir; asıl mesele, bunun yanında hangi başlıkların geri planda kaldığıdır. Gündem dediğimiz şey kendiliğinden oluşmaz. Gündem inşa edilir. Bir başlık büyütülürken başka başlıklar gölgede kalır. Bir ezgi milyonlara ulaştırılırken bir emeklinin ekmek kuyruğu aynı hızla dolaşıma sokulmaz.
Burada inanç meselesi ayrıca dikkatle ele alınmalıdır. Allah’ın adı, zikrin kendisi, tasavvuf geleneğinin dili sıradan kelimeler değildir. Bu kavramlar, popüler kültürün hızında tüketilecek semboller değildir. İnanç hassasiyet ister, derinlik ister. Allah demek, yalnızca bir slogan üretmek değildir. İnancın kamusal alanda yer bulması doğaldır; ancak inancın politik alkış alanına taşınması, onu görünürlük stratejisinin parçası hâline getirdiğinde anlam kaybı riski ortaya çıkar. Bu, dini eleştirmek değil; dini araçsallaştırma ihtimalini sorgulamaktır.
Bir toplum hem ekonomik krizle hem kültürel üretimle aynı anda ilgilenebilir. Ancak kriz derinleşirken kültürel bir dalganın siyaseten büyütülmesi ister istemez bir dikkat kayması yaratır. Bu kayma bilinçli ya da bilinçsiz olabilir; fakat sonuç değişmez. Ekonomik gerçeklik geri planda kalır, sembolik bir gündem öne çıkar. Bu durum, toplumun önceliklerinin yeniden şekillendiğini gösterir.
Türkiye siyasetinde popüler figürlerin kısa sürede siyasal alana taşındığı örnekler az değildir. Görünürlük meşruiyet üretir. Meşruiyet temsil iddiasını güçlendirir. Bu nedenle kültürel bir figürün hızla yükseltilmesi, sadece bir sanat başarısı olarak okunamaz. Bu, aynı zamanda bir siyasal potansiyelin inşası anlamına gelebilir.
Ve gelelim asıl ironik noktaya. Bir ilahi bu kadar hızlı yükseltilirken, bu kadar görünürlük kazanırken ve siyasal düzeyde takdir edilirken doğal olarak başka bir soru doğuyor. Bu yükseliş yalnızca kültürel bir karşılık mıdır, yoksa aynı zamanda bir konum inşası mıdır? Türkiye’de popülerlik ile siyasal alan arasındaki mesafe hiçbir zaman çok uzun olmamıştır. Bu nedenle şu soru kaçınılmazdır: Bu tür figürler yalnızca kültürel alanda mı kalır, yoksa zamanla bir makam, bir konum, bir resmi rolün kapısı aralanır mı?
Bu bir iddia değildir. Bu, Türkiye’nin siyasal pratiğine bakıldığında makul bir sorgulamadır. Çünkü bu ülkede kamuoyunda hızla parlatılan isimlerin bir süre sonra siyasal alana taşındığı örnekler vardır. Kültürel karşılık, siyasal sermayeye dönüşebilir. Eğer bir figür bu kadar sistematik biçimde görünür kılınıyorsa, bu yalnızca sanat başarısı mıdır, yoksa aynı zamanda bir yatırım mıdır?
Sonuçta mesele bir ilahi değildir. Mesele, bir toplumun neyi büyüttüğü ve büyüttüğü şeyin nereye evrilebileceğidir. Ekonomik kriz konuşulurken, emekli geçim sıkıntısıyla mücadele ederken, gençler iş ararken, ülkenin enerjisinin sembolik bir yükselişe yönelmesi dikkat çekicidir. Ve soru hâlâ ortadadır: Bu yükseliş yalnızca alkışta mı kalacak, yoksa yarın bir makamla mı karşılaşacağız?