Onlar yaşıyor… biz uyuyoruz

Zehra25

Moderator
Bugünkü yazının konusu, Amerikan sinemasının en “sol”, en marjinal yönetmenlerinden üstat John Carpenter’ın 1988 yapımı They Live (Onlar Yaşıyor) filmi.

They Live, Ray Nelson’ın Eight O’Clock in the Morning adlı kısa öyküsünden alınmış. Carpenter, 1988 Mart ve Nisan aylarında filmi 3 milyon dolar gibi küçük bir bütçe ile çekmiş.

Bu film de Carpenter’ın çoğu filminin yaşadığı şeyi yaşamış. İlk başlarda küçük ölçekli bir gişe hasılatı kazansa da sonra unutulmuş ve kült film statüsüne erişmiş bir film. Tıpkı Carpenter’ın The Thing, Prince of Darkness, In the Mouth of Madness ve Escape from New York filmlerinde olduğu gibi. Bu filmlerin çoğunun kaderi de kült film olma yolunda ilerlemişti.

Carpenter’ın B tipi film yaparak A tipi filmlerin başaramadığını başarması ayrı bir hikâye konusu. 1960’lardan başlayarak 1980’lere (ve sonra 90’lara) kadar Hollywood desteği olmaksızın düşük bütçeyle çekilen filmlere genelde B tipi filmler deniyor.

They Live de tam olarak bu tip filmlerden. Hikayemiz, Los Angeles’a bir iş bulmaya gelen kimsesiz bir adamın macerası. İsmi Nada. Bu ismi bir kenara yazın. Sonra geleceğiz. Nada, bir inşaatta bir iş buluyor ama kalacak yer aradığı sırada arkadaşı Frank ona kimsesizlere destek veren Metodist bir kilisenin komününü buluyor. Bir süre bu kilisenin zulasında bir koli gözlük buluyor. Gözlüğü taktığında ise işler değişiyor.

Gözlük, “hakikati” gösteriyor. Gözlüğü taktığında normalde bilgisayar reklamı gibi görünen reklam panosunda “tüket”, “itaat et”, “üre” gibi mesajlar yazıyor. Dergilerde de “uyu” gibi mesajlar var. Paranın üzerinde “bu senin tanrın” yazıyor mesela. Daha da kötüsü, gözlük bazı insanların “iç yüzünü” de gösteriyor. Adeta kafatasındaki kaslar ve damarlar ortaya çıkmış, derisi yüzülmüş gibi görünüyor insanlar. İyi insanlar ise gözlük takılmasına rağmen normal görünüyor.

Bu iyi insanların çoğunun emekçi olduğunu söylemeye gerek yok.

Spoiler içerir: Nada, kilisenin gözlük ve korsan TV yayınlarıyla, zengin elitleri besleyen bir grup elit uzaylı yaratığın halkı uyuttuğuna yönelik bir aydınlatma ve direniş görevi yaptığını fark ediyor. Arkadaşı Frank’i -her ne kadar zorlu bir kavga sonunda olsa da- ikna etmeyi başarıyor. Uzaylıların gerçek görünümü ve bu uyutma işi ise bir TV kanalıyla oluyor. Nada maceraları boyunca ona yardım edeceğini umduğu bir kadın olan Holly ile kanalı basıyor. Bu kadın gözlükte normal görünüyor ancak “elitlerin” maşası olarak önce Frank’i sonra Nada’yı vuruyor, Nada ölmeden sinyali kesiyor ve tüm dünya gerçeğe, yani uzaylıların varlığına uyanıyor.

Matrix 1999 yılında çıkmadan çok önce Matrix’i anlatan ilk film olabilir They Live. Carpenter’ın otomatik tüfeği tek eliyle kullanan sarışın kaslı kahraman karakteri, bu filmi müthiş bir B filmi sosuna buluyor; karakterlerin çok esaslı olmayan oyunculuğu, kurgusu, hikayesinin bu şekilde ele alınışı aslında düzenli bir anlatımın nasıl satirik bir şekilde ele alındığını gösteriyor.

Carpenter ile yapılan röportajlarda yönetmen, bu filmi o dönem ABD başkanı olan Reagan’ın neoliberal politikalarına yönelik bir eleştiri olarak yaptığını söylüyor. Zengin elitleri yavaş yavaş üste çıkarmaya çalışan, dünyanın kurtarıcısı rolüne büründüren ve bizi bugüne getiren politikaların temelinin nasıl atıldığını bu filmde görüyorsunuz.

Filmde ise çok önemli bir ayrıntı var; herkes gözlük takıldığında o derisi yüzülmüş insan-uzaylı şeklinde görünmüyor. Elit zenginler de var son derece bu dünyadan olan ve insan görünen. Bunlar aslında o uzaylı varlıkların maşası ve filmin sonuna doğru bir yerde kendi velinimetlerinin onları nasıl beslediğini bir toplantıda anlatıyorlar.

Film aslında bir neoliberal düzen eleştirisinin sembolizmi değil sadece. Başka motivasyonların da insanları gayet bizden olmayan, insana ve doğaya ait olmayan bir seviyeye nasıl çıktığını anlamak açısından önemli.

Filmde çok meşhur bir yumruklu kavga sahnesi var. Gözlükleri bulan ve gerçeği öğrenen Nada, dostu Frank’in de bunu görmesini istiyor. Frank bunu kabul etmiyor. Bunun üzerine Nada ve Frank kavgaya tutuşuyorlar. Bu sahne neredeyse 5.30 dakika boyunca sürüyor.

Bu filmi ben ilk defa ortaokuldayken, film yayınlandıktan üç sene sonra VHS kasette izlemiştim. İlk izlediğimde gerçekten de bu kadar uzun bir kavga sahnesinin absürtlüğü beni güldürmüştü. Geçen haftalarda bir daha izlediğimde hala güldüğümü itiraf etmeliyim. Ancak aynı sebeple değil. Film, yeni bir hakikati bir insana kabul ettirmenin, ideolojik bakışı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu gözlük metaforuyla çok güzel anlatıyordu. Carpenter, hesapçı kitapçı, maliyet sonuçlu bir yönetmen olarak değil, her şeyi öngörerek, bütün samimiyeti ve dürüstlüğüyle o kavga sahnesini çekmişti. Müthiş olduğunu söylemek lazım.

Bu filmi izledikten sonra filozof Slavoj Žižek’in The Pervert’s Guide to Ideology (Sapığın İdeoloji Rehberi) adındaki müthiş belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. Žižek’in A Clockwork Orange’dan, Jaws’a, The Last Temptation of Christ’ten The Dark Knight gibi filmlere kadar pek çok film üzerinden ideoloji eleştirisi yaptığı bu belgeselde They Live de var. Özellikle They Live, Žižek üzerinde çok etkide bulunmuş. Kavga büyük çöp tenekelerinin bulunduğu bir ara sokakta geçiyor. Nada’nın Frank’e söylediği bir laf var: “Şimdi bu gözlükleri tak, yoksa çöp tenekesinden yemeye devam et.”

Žižek işte bu çöp tenekesinin ne olduğunu şöyle söyler; “ben zaten bu çöp tenekesinden yiyorum ve bunun adı ideoloji.”

Filmin bu anlamda iki katmanı var; birisi hepimizin bildiği bu dünyanın gerçekliği olarak, yadsınamaz, şüphe duyulamaz bir iktisadi varlık, bir entitenin bizi uyuttuğu gerçeği. Bu bir hakikat. Kimse paradan şüphe duymuyor. Kimse faizden şüphe duymuyor. Kimse temettü kazançlarından, kur artışından, borsa spekülasyonundan, emlak getirilerinden şüphe duymuyor. Birisi size durup dururken bir içecek ya da yiyecek ikram etse, “içinde acaba ne olabilir?” diye düşünen zihinlerimiz, alışageldiğimiz yaşam pratiğinde 9-6 çalışma düzenini, buna göre ayarlamamız gereken uyku vakitlerimizi, hayatımızı “boşa” geçirmememizi öğütleyen çalışma ahlakını benimsemiş, buna harfiyen uyuyor.

Ancak; Carpenter’ın bununla yetinen bir adam olduğunu sanıyorsanız yanılgı içindesiniz. Carpenter, bu ideolojik katmana titizlikle bir astar daha atıyor. Adeta ustalıkla saklanmış, bir ceketin iç cebi gibi dikilen bu astarı görmek için biraz daha düşünmeniz gerekiyor.

Bu da bu alışılagelmiş olanın sorgulanamaz doğasını kabul eden insan doğasının karanlığının kökenine dair Carpenter’ın o pesimist iddiası. O iddia şuradan geliyor; ister siz o uzaylılardan biri olun ya da olmayın, eğer o karanlık varlıkların da ait olduğu düzleme kendinizi ait hissediyorsanız, o gözlük dahi sizi kurtaramaz. İdeolojik entitenin arzulardan oluşan bu karanlık iradenin sadece görünen yüzü diyebiliriz.

Bu aslında Carpenter’ın, çok sevip saydığı başka bir ustaya saygı duruşunun da ifadesi; H. P. Lovecraft. Lovecraft’ın insan denilen varlığın kozmik ölçekte hiçbir önemi olmadığına yönelik görüşünü Carpenter’ın They Live’inde ziyadesiyle görüyorsunuz. O kadar önemsiz ki, belki bu uzaylı varlıklar da kendi kontrolleri altında olan insanı sonsuzca kontrol etme arzusunun bir kölesi.

Burada çok daha tuhaf bir nüans var. Karakterimizin adı. Nada. Nada, İngilizceye İspanyolcadan geçen bir sokak kelimesi. Nothing demek. Karakterimiz aslında bir hiç kimse. Sergio Leone’nin meşhur Dolar Üçlemesi serisinde Clint Eastwood’un oynadığı karakterin “gerçek” adı gibi: The Man with No Name. İsmi olmayan adam.

Görüldüğü üzere gözlük ve onun hikmetini Nada’dan önce bilenler var. Ancak Nada bunu tek başına buluyor. Bu bence elmas değerindeki bu filmin asıl cevherini oluşturan hikmet olabilir. Nada, belirli bir kiliseye, gruba dahil olmadan hakikati buluyor. Kendisi bir Sokrates olarak da mağaradan insanları dışarı çıkarmaya çalışıyor.

They Live’in niye ölümsüz olduğunu anladığımızı sanıyorum. İzleyin, izlettirin. Aile bakanınız uyarsa da çocuklarınıza izletin. Sonundaki kısa çıplaklık içeren sahneyi de doğanın bir parçası gibi düşünün. Her şey ahlak değil…Ya da bir saniye. Hiçbir şey ahlak değil.
 
Üst