Zehra25
Moderator
Tarih çalışmalarının amacı nedir? Tarih bir bilim midir? Gerçeği arama çabasında olması, yöntem kullanması, kanıtla konuşması, mantık ve tutarlılık araması gibi nedenlerden dolayı tarihi bilim olarak kabul edebiliriz. Ancak diğer taraftan konusunun en temelde insan olması yani öznelliğe açıklığı, kesin bilgiye ulaşmanın zorluğu, deneysel olmaması gibi nedenlerle de bilimselliği tartışılabilir. Tarihin aslında temel işlevi, gerçekte ne olduysa onu anlamaya çalışmaktır. Bunu yaparken de tarafsız olmalı ve kanıta dayalı bir akıl yürütme yöntemiyle sonuca ulaşmaya çalışmalıdır. Tarih taraflı olursa, ideolojiye hizmet ederse o zaman gerçeklikten uzaklaşır ve propaganda aracı haline gelir. Buna karşın bilinmezliğin çok olduğu, kaynakların az ve taraflı olduğu koşullarda gerçeğe ulaşmaya çalışmak tarihi hem önemli bir bilim ve hem de bir yönüyle değerli bir sanat yapar. Dolayısıyla tarihle ilgili yazılan her bir satırda gerçeği bulmaya çalışmanın önemi ve bu titizliğin gerekliliği akılda tutulmalıdır.
Bugün bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitap, temel olarak tarihsel bir gerçeklik üzerinden hareket ettiği için kitabı da onunla ilgili yorumları da okurken belki bu genel çerçeveyi dikkate almakta yarar var. Bu nedenle tarih nedir ve tarihe nasıl yaklaşmak gerekir gibi sorularla kısa bir giriş yapmak istedim.
Üzerinde konuşmak istediğim kitap, Meltem Türköz’ün “Bu Soyadı Alınmamış ise… Ulus İnşası ve Soyadları”* adlı kitabı. Meltem Türköz; milliyetçilik, kimlik, vatandaşlık ve isim politikaları üzerine çalışan bir akademisyen. Kitapta 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu ile ilgili bilgiler verip özellikle kanunun çıkarılma nedenleri, ulus-millet kurma yaklaşımı içerisindeki anlamı, buna karşın toplumdaki çoğulcu yapıya olan etkileri vb. konularla ilgili görüşlerini aktarıyor. Bir yandan teknik anlamda nüfus, vergi, askerlik vb. gerekçelerle herkesin bir soy isminin olması zorunluluğu ortada dururken diğer taraftan da devlet tarafından empoze edilen bu politikanın toplumsal yapıya ve özellikle özgürlük anlayışına olan etkilerini de gündeme getiriyor. Bu anlamda başta değindiğim, tarihi analiz etmenin ve gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmanın önemini (ve tabii zorluğunu) bu kitapta da görebiliyoruz.
Soyadı Kanunu ve Soyadı Nizamnamesi
Kitapta öncelikle Soyadı Kanunu’nun yasalaşma süreci ile ilgili özet bilgilere yer veriliyor. Buna göre Kanun, 21 Haziran 1934’te TBMM tarafından kabul edildi ve her vatandaşa kendi öz adının yanına bir de soyadı tescil ettirme zorunluluğu getirildi. Kanun’a göre soy isimler öz isimlerden sonra gelecekti ve yeni seçilen soyadların Türkçeden alınmasını gerekiyordu. Ayrıca Kanun’da yazıldığı şekilde “rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç” soyadlarının alınamayacağı belirtildi. Ardından Kanun, 15 Aralık 1934 tarihli bir kararname ile onaylanarak yürürlüğe girdi. Kitapta ilginç bir not olarak kararnamenin, ABD’de Palmer el yazısı yöntemini öğrenmiş olan Ermeni vatandaşımız öğretmen Hagop Vahram Çerçiyan tarafından tasarlanan, ikonik K. Atatürk imzasıyla imzalandığı belirtiliyor.
Soyadı Kanunu’nun yerel yetkililer tarafından nasıl uygulanacağına ilişkin ayrıntılar, 15 Aralık 1934 tarihinde yayınlanan Soyadı Nizamnamesi ile düzenlendi. Buna göre Nizamnamenin 5. Maddesi, yeni soyadlarının Türk dilinden seçilmesi gerektiğini belirtiyordu. Yedinci (7.) Madde ise soy adlara başka milliyetlerden ve dillerden eklerin takılamayacağını söylüyor ve soyadı olarak alınamayacak eklerin bir listesini veriyordu. Bu nedenle yan, of, ef, viç, iç, is, dis, pulos, aki, zade, mahdumu, vb. ekleri içeren mevcut herhangi bir soyadın “oğlu” eki ile değiştirilmesi gerekiyordu. Dokuzuncu (9.) Maddede ise Kürd Oğlu, Arnavud Oğlu, Çerkes Hasan Oğlu gibi diğer etnik kökenlere atıfta bulunan isimlerin kullanılamayacağı belirtiliyordu.
Nizamname, ayrıca aynı soyadının birden fazla kişi tarafından alınamayacağı, herkesin farklı bir soy ismini alması gerekliliğini şöyle ifade ediyordu:
Bir köyde, kasabada, şehirde, bir soydan olmayanlar aynı soy adını seçmiş olurlarsa, bu ad, bunlardan ilk müracaat edenler için kabul olunub diğerlerininki değiştirilir. Değiştirmemekte ısrar edenler olursa bunların adlarına büyük, küçük gibi bir sıfat veya herhangi bir ek ilave edilecek diğerlerinden ayrılır.
Böylece herkesin farklı bir soy ismini kullanması amaçlanmıştı. Ancak sonraki yıllarda bu uygulama geçerliliğini yitirdi ve aynı soy isim, birçok kişi tarafından kullanılmaya başlandı.
Ayrıca Soyadı Kanunu, yerel ve eski Türkçe sözcüklerin derlenmesi ve 1930’lardaki dil reformu sürecinin ilkelerinden yeni sözcükler üretilmesiyle desteklendi.
Soyadı seçip tescil ettirme süresi 2 Temmuz 1936’da sona erdi ancak bir süre daha soyadı tescil işlemleri hatırlatmalarla, cezalarla devam etti.
Soyadı Kanunu’nun uygulanmasıyla ilgili örnekler
Kitapta Soyadı Kanunu’nun uygulanmasıyla ilgili bir dizi somut örnek yer alıyor. Bunların bazılarına bakacak olursak:
1) Soyadlarının alınmasında rehber olarak kullanılmak üzere nüfus müdürlüklerine gönderilen kitaplarda “Türk” ön eki veya son eki olan isimlere yer verilip kullanımı teşvik ediliyordu. Bu nedenle bu yapıdaki soy isimlerinin çoğaldığını görüyoruz. Türkan, Türkkal, Türken, Türker, Türkeş, Türkekul, Türkmen, Türkoğlu, Türköz, Türküsev, Türkyılmaz gibi.
2) Nüfus müdürlüklerinde soyadı değişiklik işlemleri Soy Adı Kâğıdı adı verilen belgelerle yapılıyordu. Vatandaşlar, nüfusa giderken yanlarında kendi istedikleri isimlerden oluşan bir listeyle gidiyor ve o listeden seçilmemiş bir ismi seçerek tescil ettiriyorlardı. Kitapta Aramyan soy ismine sahip bir ailenin seçtikleri adın Türkçe olup olmadığı konusunda sorun yaşamamak için kendi isimlerine yakın, Türkçe anlamlı sözcük önerileriyle birlikte geldiğine ilişkin bir örnek veriliyor:
İsim: Bedros Aramyan
Türkçe anlamı olan alternatif isimler:
* Aram: Dinlenme
* Arama: Taharri
* Arasil: Mütevazi
* Arasöz: İstirdat
* Arıkan: Halis sudden
* Arınma: Kefaret, taharet
* Armağan: Hediye
* Ayram: Tafsilat
4) Türkiye’de yaşayan pek çok Yahudi vatandaşın, isimlerinin Müslüman versiyonlarına geçerek öz adlarında değişiklik yaptığı görülüyor. Moris Metin/Murat, Joseph Yusuf, Salomon Süleyman oldu gibi. Aralarında Munis Tekinalp’in (Moiz Cohen) de bulunduğu birçok Yahudi cemaat temsilcisi, Türk hükümetine Yahudilerin devlete karşı bir suçu olmadığına dair güvence vermek istemiş ve cemaat üyelerini Türklerle bütünleşmek için çaba göstermeye (“Adını Türkçeleştir”, “Türkçe konuş”, vb.) çağırmışlardır. Buna karşın kitapta Milli İnkılap dergisinde Yahudilerin Türk ismi almalarını sakıncalı gördüklerini belirten yazılardan bahsediliyor: “Bir Yahudi ismini değiştirmekle ve Müslüman oldum demekle asla Türk olamaz. Türklük bir kan ve karakter meselesidir!”
5) Yine kitapta Hilvan (Urfa) köylerinde bazı merkezlerde nüfus müdürlüklerinin toplu şekilde soyadı dağıttığına ilişkin bir iddiadan söz ediliyor ve şu ifade örnek olarak gösteriliyor: Dönemin nüfus memuru Mahmut Nedim Efendi, kaymakamlıkta bulduğu bir sözlüğü kullanarak “her köye alfabenin bir harfini verir”.
6) O dönem yayınlanan Çocuk Sesi gazetesinde Galata İlkokulunda aralarında Yahudi çocukların da bulunduğu 40 öğrencinin isimlerini değiştirmek için başvurduğu ve “Bizi yabancı adlardan kurtarın, öz adlarımıza ulaştırın” dediği ifade ediliyor.
Değişen çocuk isimleri:
* Haydar – Damar
* Donna – Gündüz
* Isak – Orhan
* Eliz – Tekin
* Sare – Ece
* Şemoil – Ateş
* Roza – Gül
* Mişon – Selçuk
* Hayim – Kaya
* Viktorya – Bilge
Ulus-milletin inşası ve Kanunun azınlıklar üzerinde etkileri
Genel olarak coğrafya ve halkların adını değiştirme eğilimlerinin, yoğunlaşmış milliyetçilik duyguları altında, özellikle bir grubun veya milletin kendini tehdit altında hissettiği zamanlarda gündeme geldiğini gözlemleyebiliyoruz.
Yazar, kitapta Soyadı Kanunu’nun çıkış ve uygulanma süreçlerini özellikle Cumhuriyetin kuruluşundan sonra resmi bir politika haline gelen etnik Türk ulus inşasının araçlarından birisi olarak değerlendiriyor. Özellikle kanunun, yabancı uyruklu kişilere, gayrimüslim vatandaşlara sınırlamalar getiren kanunlarla ve iskân politikalarıyla (İskân Kanunu gibi) eşzamanlı olarak çıkarıldığının altını çiziyor. Soyadı Kanunu hakkındaki Meclis tartışmaları, Soyadı Nizamnamesi ve İskân Kanununun hükümetin o dönemde yerelleri ve yabancıları, istenenleri ve istenmeyenleri isimlendirme yahut isimsizleştirme yollarını belirlediği araçlar olarak değerlendiriyor ve şu belirlemeleri yapıyor:
Soyadları konusunda cinsiyet ya da vatandaşlıkla ilgili eşitlikçi taleplerin uygulanması ve cevap verilmesi, ulus-milletlerin kurucu, temel kanunları ile uyuşmazlık içinde olduğu iddia edilip geri çevrilebilmektedir. Devletin kayıt altına aldığı isimler hakkındaki kanun değişim talepleri, ulus-milletlerin kurucu hükümlerinde yer alan, esnek olmayan, iç içe geçmiş kanunlarla çakışabildiği için uygulamalarında sorun çıkabilmektedir. Soyadları ve isimler hakkındaki kanunlar özgürlük, eşitlik yahut geleneğe bağlılık talepleri çerçevesinde değişime uğramaya devam edecektir.
Sonuç yerine
Ulus-devletler, ideolojik değişimlere bağlı olarak dil ve isimler üzerinde çeşitli kontrol mekanizmaları geliştirmişlerdir. Ülkemizde de soyadlarının devlet karşısında kimin makbul vatandaş, kimin öteki, kimin Türk ve kimin Türkleştirilecek olduğunu düzenlemek için kullanılabildiğini görüyoruz. Aynı şekilde hangi soyadının “makbul”, hangisinin “sıkıntılı” olduğu da net olarak hissettirildiği için insanlar, mümkün olduğunca daha milliyetçi, daha “Türk”, daha “devlete yakın” görünen soyadlarını seçmişlerdir. Milliyetçilik için yalnızca marşlar, bayraklar, nutuklar yeterli olmayabilir; bazen formlara, defterlere, isimlere de ihtiyaç duyulabilir.
Peki bu konu neden önemli? 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu neden gündemimize geliyor? Üzerinden neredeyse 100 yıl geçmiş bir kanunu konuşmanın anlamı ne?
Aslında tarihin önemi belki de burada kendisini çok net bir şekilde gösteriyor. Tarih, çoğunlukla yaşanmış, bitmiş, geçmişte kalmış bir olay olarak durmuyor. Tam tersine bugünümüzü hatta belki de yarınımızı da büyük ölçüde belirleyen bir etken haline gelebiliyor.
Burada da aslında basit gibi görünen bir soy adı yasasının, bugün yaşadığımız sorunları yaratan paradigmanın en önemli araçlarından birisi haline gelmiş olabildiğini görüyoruz. O zaman teknik bir mesele olarak başlayan anlayış, belki bugün yasadığımız, başta Kürt, Ermeni, azınlıklar vb. sorunu olmak üzere birçok soruna kaynaklık etmiş olabilir. Bu amaçlarla mı çıkarılmıştı, yapılanlar doğru muydu, başka ne yapılabilirdi, soy isim Türkçe olmasa ne olur, aynı ismi birden çok kişi alsa ne sakıncası var vb. sorular, başta da belirttiğimiz gibi aslında tarafsız, objektif ve iyi niyetli bir tarih çalışmasının konusu olabilir. Ancak bunun için de bu amaca yönelik samimi bir irade ve tabii ki oldukça geniş bir düşünce ve ifade özgürlüğü gerekir. Bu koşullar sağlanana kadar aslında çok da anlamlı bir analiz çalışması yapılamayacağını söyleyebiliriz.
Öyle de olsa her zaman şu sorular önümüzde duruyor: Bu tekil örnekten yola çıkarak tarihe doğru bakmayı öğrenebilecek miyiz? “Bizim yaptığımız her şey doğru, ‘düşmanlarımızın’ yaptığı her şey yanlış” anlayışından ne fayda elde ediyoruz? Böyle bir yaklaşımdan ne zaman kurtulacağız?
Aslolan geçmişe en objektif bir şekilde bakıp olan biteni en tarafsız bir şekilde yorumlamak ve oralardan dersler çıkartmaktır. Ülke ve toplum olarak bugün mutlu olmak ve yarına daha umutlu şekilde bakmak için gerekli adımların temeli ancak bu yaklaşımla atılabilir. Bunun yerine sürekli geçmişte yapılan hatalara sahip çıkmak, onlara bahaneler bulmak, onları bugün de sürdürmek, gerçeği bulmak yerine TRT’den yayılan dizilerde olduğu gibi hayali bir tarih üretmeye çalışmak, kime, ne kazandırıyor? Çetin Altan’ın deyimiyle "Türk’e Türk propagandasının” anlamı ne?
Sözün özü, bu yaklaşımdan şu ana kadar ülke ve halk olarak ne kazandık? Şimdiye kadar herhangi bir fayda gördük mü? Onun yerine artık daha akılcı, daha bilimsel, daha tarafsız, daha mantıklı bir yaklaşım geliştirerek bugünümüzü de geleceğimizi de daha yaşanılabilir kılmak elimizde aslında. Ama böyle bir isteğimizin ve irademizin olması koşuluyla tabii.
Türköz’ün kitabının, bu konular üzerinde düşünmek için yararlı bir kaynak olduğunu düşünüyorum.
*“Bu Soyadı Alınmamış ise…” Ulus İnşası ve Soyadları, Meltem Türköz, İletişim Yayınları, 2023
Bugün bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitap, temel olarak tarihsel bir gerçeklik üzerinden hareket ettiği için kitabı da onunla ilgili yorumları da okurken belki bu genel çerçeveyi dikkate almakta yarar var. Bu nedenle tarih nedir ve tarihe nasıl yaklaşmak gerekir gibi sorularla kısa bir giriş yapmak istedim.
Üzerinde konuşmak istediğim kitap, Meltem Türköz’ün “Bu Soyadı Alınmamış ise… Ulus İnşası ve Soyadları”* adlı kitabı. Meltem Türköz; milliyetçilik, kimlik, vatandaşlık ve isim politikaları üzerine çalışan bir akademisyen. Kitapta 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu ile ilgili bilgiler verip özellikle kanunun çıkarılma nedenleri, ulus-millet kurma yaklaşımı içerisindeki anlamı, buna karşın toplumdaki çoğulcu yapıya olan etkileri vb. konularla ilgili görüşlerini aktarıyor. Bir yandan teknik anlamda nüfus, vergi, askerlik vb. gerekçelerle herkesin bir soy isminin olması zorunluluğu ortada dururken diğer taraftan da devlet tarafından empoze edilen bu politikanın toplumsal yapıya ve özellikle özgürlük anlayışına olan etkilerini de gündeme getiriyor. Bu anlamda başta değindiğim, tarihi analiz etmenin ve gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmanın önemini (ve tabii zorluğunu) bu kitapta da görebiliyoruz.
Soyadı Kanunu ve Soyadı Nizamnamesi
Kitapta öncelikle Soyadı Kanunu’nun yasalaşma süreci ile ilgili özet bilgilere yer veriliyor. Buna göre Kanun, 21 Haziran 1934’te TBMM tarafından kabul edildi ve her vatandaşa kendi öz adının yanına bir de soyadı tescil ettirme zorunluluğu getirildi. Kanun’a göre soy isimler öz isimlerden sonra gelecekti ve yeni seçilen soyadların Türkçeden alınmasını gerekiyordu. Ayrıca Kanun’da yazıldığı şekilde “rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç” soyadlarının alınamayacağı belirtildi. Ardından Kanun, 15 Aralık 1934 tarihli bir kararname ile onaylanarak yürürlüğe girdi. Kitapta ilginç bir not olarak kararnamenin, ABD’de Palmer el yazısı yöntemini öğrenmiş olan Ermeni vatandaşımız öğretmen Hagop Vahram Çerçiyan tarafından tasarlanan, ikonik K. Atatürk imzasıyla imzalandığı belirtiliyor.
Soyadı Kanunu’nun yerel yetkililer tarafından nasıl uygulanacağına ilişkin ayrıntılar, 15 Aralık 1934 tarihinde yayınlanan Soyadı Nizamnamesi ile düzenlendi. Buna göre Nizamnamenin 5. Maddesi, yeni soyadlarının Türk dilinden seçilmesi gerektiğini belirtiyordu. Yedinci (7.) Madde ise soy adlara başka milliyetlerden ve dillerden eklerin takılamayacağını söylüyor ve soyadı olarak alınamayacak eklerin bir listesini veriyordu. Bu nedenle yan, of, ef, viç, iç, is, dis, pulos, aki, zade, mahdumu, vb. ekleri içeren mevcut herhangi bir soyadın “oğlu” eki ile değiştirilmesi gerekiyordu. Dokuzuncu (9.) Maddede ise Kürd Oğlu, Arnavud Oğlu, Çerkes Hasan Oğlu gibi diğer etnik kökenlere atıfta bulunan isimlerin kullanılamayacağı belirtiliyordu.
Nizamname, ayrıca aynı soyadının birden fazla kişi tarafından alınamayacağı, herkesin farklı bir soy ismini alması gerekliliğini şöyle ifade ediyordu:
Bir köyde, kasabada, şehirde, bir soydan olmayanlar aynı soy adını seçmiş olurlarsa, bu ad, bunlardan ilk müracaat edenler için kabul olunub diğerlerininki değiştirilir. Değiştirmemekte ısrar edenler olursa bunların adlarına büyük, küçük gibi bir sıfat veya herhangi bir ek ilave edilecek diğerlerinden ayrılır.
Böylece herkesin farklı bir soy ismini kullanması amaçlanmıştı. Ancak sonraki yıllarda bu uygulama geçerliliğini yitirdi ve aynı soy isim, birçok kişi tarafından kullanılmaya başlandı.
Ayrıca Soyadı Kanunu, yerel ve eski Türkçe sözcüklerin derlenmesi ve 1930’lardaki dil reformu sürecinin ilkelerinden yeni sözcükler üretilmesiyle desteklendi.
Soyadı seçip tescil ettirme süresi 2 Temmuz 1936’da sona erdi ancak bir süre daha soyadı tescil işlemleri hatırlatmalarla, cezalarla devam etti.
Soyadı Kanunu’nun uygulanmasıyla ilgili örnekler
Kitapta Soyadı Kanunu’nun uygulanmasıyla ilgili bir dizi somut örnek yer alıyor. Bunların bazılarına bakacak olursak:
1) Soyadlarının alınmasında rehber olarak kullanılmak üzere nüfus müdürlüklerine gönderilen kitaplarda “Türk” ön eki veya son eki olan isimlere yer verilip kullanımı teşvik ediliyordu. Bu nedenle bu yapıdaki soy isimlerinin çoğaldığını görüyoruz. Türkan, Türkkal, Türken, Türker, Türkeş, Türkekul, Türkmen, Türkoğlu, Türköz, Türküsev, Türkyılmaz gibi.
2) Nüfus müdürlüklerinde soyadı değişiklik işlemleri Soy Adı Kâğıdı adı verilen belgelerle yapılıyordu. Vatandaşlar, nüfusa giderken yanlarında kendi istedikleri isimlerden oluşan bir listeyle gidiyor ve o listeden seçilmemiş bir ismi seçerek tescil ettiriyorlardı. Kitapta Aramyan soy ismine sahip bir ailenin seçtikleri adın Türkçe olup olmadığı konusunda sorun yaşamamak için kendi isimlerine yakın, Türkçe anlamlı sözcük önerileriyle birlikte geldiğine ilişkin bir örnek veriliyor:
İsim: Bedros Aramyan
Türkçe anlamı olan alternatif isimler:
* Aram: Dinlenme
* Arama: Taharri
* Arasil: Mütevazi
* Arasöz: İstirdat
* Arıkan: Halis sudden
* Arınma: Kefaret, taharet
* Armağan: Hediye
* Ayram: Tafsilat
4) Türkiye’de yaşayan pek çok Yahudi vatandaşın, isimlerinin Müslüman versiyonlarına geçerek öz adlarında değişiklik yaptığı görülüyor. Moris Metin/Murat, Joseph Yusuf, Salomon Süleyman oldu gibi. Aralarında Munis Tekinalp’in (Moiz Cohen) de bulunduğu birçok Yahudi cemaat temsilcisi, Türk hükümetine Yahudilerin devlete karşı bir suçu olmadığına dair güvence vermek istemiş ve cemaat üyelerini Türklerle bütünleşmek için çaba göstermeye (“Adını Türkçeleştir”, “Türkçe konuş”, vb.) çağırmışlardır. Buna karşın kitapta Milli İnkılap dergisinde Yahudilerin Türk ismi almalarını sakıncalı gördüklerini belirten yazılardan bahsediliyor: “Bir Yahudi ismini değiştirmekle ve Müslüman oldum demekle asla Türk olamaz. Türklük bir kan ve karakter meselesidir!”
5) Yine kitapta Hilvan (Urfa) köylerinde bazı merkezlerde nüfus müdürlüklerinin toplu şekilde soyadı dağıttığına ilişkin bir iddiadan söz ediliyor ve şu ifade örnek olarak gösteriliyor: Dönemin nüfus memuru Mahmut Nedim Efendi, kaymakamlıkta bulduğu bir sözlüğü kullanarak “her köye alfabenin bir harfini verir”.
6) O dönem yayınlanan Çocuk Sesi gazetesinde Galata İlkokulunda aralarında Yahudi çocukların da bulunduğu 40 öğrencinin isimlerini değiştirmek için başvurduğu ve “Bizi yabancı adlardan kurtarın, öz adlarımıza ulaştırın” dediği ifade ediliyor.
Değişen çocuk isimleri:
* Haydar – Damar
* Donna – Gündüz
* Isak – Orhan
* Eliz – Tekin
* Sare – Ece
* Şemoil – Ateş
* Roza – Gül
* Mişon – Selçuk
* Hayim – Kaya
* Viktorya – Bilge
Ulus-milletin inşası ve Kanunun azınlıklar üzerinde etkileri
Genel olarak coğrafya ve halkların adını değiştirme eğilimlerinin, yoğunlaşmış milliyetçilik duyguları altında, özellikle bir grubun veya milletin kendini tehdit altında hissettiği zamanlarda gündeme geldiğini gözlemleyebiliyoruz.
Yazar, kitapta Soyadı Kanunu’nun çıkış ve uygulanma süreçlerini özellikle Cumhuriyetin kuruluşundan sonra resmi bir politika haline gelen etnik Türk ulus inşasının araçlarından birisi olarak değerlendiriyor. Özellikle kanunun, yabancı uyruklu kişilere, gayrimüslim vatandaşlara sınırlamalar getiren kanunlarla ve iskân politikalarıyla (İskân Kanunu gibi) eşzamanlı olarak çıkarıldığının altını çiziyor. Soyadı Kanunu hakkındaki Meclis tartışmaları, Soyadı Nizamnamesi ve İskân Kanununun hükümetin o dönemde yerelleri ve yabancıları, istenenleri ve istenmeyenleri isimlendirme yahut isimsizleştirme yollarını belirlediği araçlar olarak değerlendiriyor ve şu belirlemeleri yapıyor:
Soyadları konusunda cinsiyet ya da vatandaşlıkla ilgili eşitlikçi taleplerin uygulanması ve cevap verilmesi, ulus-milletlerin kurucu, temel kanunları ile uyuşmazlık içinde olduğu iddia edilip geri çevrilebilmektedir. Devletin kayıt altına aldığı isimler hakkındaki kanun değişim talepleri, ulus-milletlerin kurucu hükümlerinde yer alan, esnek olmayan, iç içe geçmiş kanunlarla çakışabildiği için uygulamalarında sorun çıkabilmektedir. Soyadları ve isimler hakkındaki kanunlar özgürlük, eşitlik yahut geleneğe bağlılık talepleri çerçevesinde değişime uğramaya devam edecektir.
Sonuç yerine
Ulus-devletler, ideolojik değişimlere bağlı olarak dil ve isimler üzerinde çeşitli kontrol mekanizmaları geliştirmişlerdir. Ülkemizde de soyadlarının devlet karşısında kimin makbul vatandaş, kimin öteki, kimin Türk ve kimin Türkleştirilecek olduğunu düzenlemek için kullanılabildiğini görüyoruz. Aynı şekilde hangi soyadının “makbul”, hangisinin “sıkıntılı” olduğu da net olarak hissettirildiği için insanlar, mümkün olduğunca daha milliyetçi, daha “Türk”, daha “devlete yakın” görünen soyadlarını seçmişlerdir. Milliyetçilik için yalnızca marşlar, bayraklar, nutuklar yeterli olmayabilir; bazen formlara, defterlere, isimlere de ihtiyaç duyulabilir.
Peki bu konu neden önemli? 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu neden gündemimize geliyor? Üzerinden neredeyse 100 yıl geçmiş bir kanunu konuşmanın anlamı ne?
Aslında tarihin önemi belki de burada kendisini çok net bir şekilde gösteriyor. Tarih, çoğunlukla yaşanmış, bitmiş, geçmişte kalmış bir olay olarak durmuyor. Tam tersine bugünümüzü hatta belki de yarınımızı da büyük ölçüde belirleyen bir etken haline gelebiliyor.
Burada da aslında basit gibi görünen bir soy adı yasasının, bugün yaşadığımız sorunları yaratan paradigmanın en önemli araçlarından birisi haline gelmiş olabildiğini görüyoruz. O zaman teknik bir mesele olarak başlayan anlayış, belki bugün yasadığımız, başta Kürt, Ermeni, azınlıklar vb. sorunu olmak üzere birçok soruna kaynaklık etmiş olabilir. Bu amaçlarla mı çıkarılmıştı, yapılanlar doğru muydu, başka ne yapılabilirdi, soy isim Türkçe olmasa ne olur, aynı ismi birden çok kişi alsa ne sakıncası var vb. sorular, başta da belirttiğimiz gibi aslında tarafsız, objektif ve iyi niyetli bir tarih çalışmasının konusu olabilir. Ancak bunun için de bu amaca yönelik samimi bir irade ve tabii ki oldukça geniş bir düşünce ve ifade özgürlüğü gerekir. Bu koşullar sağlanana kadar aslında çok da anlamlı bir analiz çalışması yapılamayacağını söyleyebiliriz.
Öyle de olsa her zaman şu sorular önümüzde duruyor: Bu tekil örnekten yola çıkarak tarihe doğru bakmayı öğrenebilecek miyiz? “Bizim yaptığımız her şey doğru, ‘düşmanlarımızın’ yaptığı her şey yanlış” anlayışından ne fayda elde ediyoruz? Böyle bir yaklaşımdan ne zaman kurtulacağız?
Aslolan geçmişe en objektif bir şekilde bakıp olan biteni en tarafsız bir şekilde yorumlamak ve oralardan dersler çıkartmaktır. Ülke ve toplum olarak bugün mutlu olmak ve yarına daha umutlu şekilde bakmak için gerekli adımların temeli ancak bu yaklaşımla atılabilir. Bunun yerine sürekli geçmişte yapılan hatalara sahip çıkmak, onlara bahaneler bulmak, onları bugün de sürdürmek, gerçeği bulmak yerine TRT’den yayılan dizilerde olduğu gibi hayali bir tarih üretmeye çalışmak, kime, ne kazandırıyor? Çetin Altan’ın deyimiyle "Türk’e Türk propagandasının” anlamı ne?
Sözün özü, bu yaklaşımdan şu ana kadar ülke ve halk olarak ne kazandık? Şimdiye kadar herhangi bir fayda gördük mü? Onun yerine artık daha akılcı, daha bilimsel, daha tarafsız, daha mantıklı bir yaklaşım geliştirerek bugünümüzü de geleceğimizi de daha yaşanılabilir kılmak elimizde aslında. Ama böyle bir isteğimizin ve irademizin olması koşuluyla tabii.
Türköz’ün kitabının, bu konular üzerinde düşünmek için yararlı bir kaynak olduğunu düşünüyorum.
*“Bu Soyadı Alınmamış ise…” Ulus İnşası ve Soyadları, Meltem Türköz, İletişim Yayınları, 2023