Zehra25
Moderator
Neo-klasik rejimlerde çoğu zaman iktidarlar ve daha çok da iktidarların imtiyazlarını kullananlar sürekli bir “beka sorunu” yaşıyorlar, sivil alana taştıkları için. Bu tür rejimlerin ortak özelliği bu. Bu yüzden, yani imtiyazlarını kaybetmemek için iktidarların değişmemesi için direniyorlar.
Taraflar birbirlerine görünür bir şiddet uygulamasalar bile. Bu mücadele biçimiyle hukuktan ve ortak bir kamusal alandan söz etmek güçleşiyor.
Sanki devletin içinde ayrı milletler varmış gibi oluyor.
Bu yüzden neo-klasik rejimlerde hukukun üstünlüğünden söz etmek imkansızlaşıyor.
Bu temel meselenin geçmişi zannedersem epey derinlerde. Modernleşme sürecinde kültürel kamusal alanın inşa ediliş biçiminde.
Biraz tarihi işe karıştırmamı mazur görün. Eğer modernleşmenin inşa edilme sürecinin bu özelliklerinden doğan sorunlar teşhis edilebilirse, bu yaşanan kriz bir fırsata da dönüşebilir.
Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde milletler ayrı kamusal alanlara sahiptiler. Bu kamusal alanlar neo-klasik anlamda inşa edildiler, kültürel kamusal alanları seküler değildi. Yani entelektüel üretim milli sınırları içinde gerçekleşiyordu ve birbirleriyle çok sınırlı bir alanda temasta bulunuyordu. Seküler kamusal alana örnek teşkil edebilecek ilk modern belediyeler ve parklar, kültür ve sanat ortamları daha çok seçkinlere ve ticaret burjuvazisine açıktı. Alt sınıflar şehrin kompartımanlaşmış mahallelerine izole edilmiş ve daha çok dini kurumların kamusal alanında yer alıyorlardı.
İlginç olan konulardan biri 2. Abdülhamit’in 1880’lerin ortasında Osmanlı-ABD ilişkilerinde bir kırılma noktası oluşturan, kendisini yakından tanıyan, açık sözlü önemli bir entelektüel ve yazar olan ABD Elçisi Samuel Cox’a danıştığı en önemli konulardan biri de buydu.
Başkan’ın da yakın arkadaşı olan elçiye sorduğu soru şuydu: “Bu çok milletli devleti idare etmeyi nasıl başarabiliriz?” Hükümdarın o tarihteki sorunu devleti parçalanmadan ayakta tutmayı başarabilmekti. Nitekim Birleşik Devletler deneyimini öğrenmek için Nüfus İdaresi’nin de başında olan Cox’a neredeyse yarım ton belgeyi getirtiyor. Belgeler Abdülhamit'in önüne konuyor ve Nazım Paşa yönetiminde bir araştırma komisyonu oluşturuluyor.
Cemaat-millet sisteminin de imparatorluğun modernleşme sürecinde benzerliklerin, bir bakıma sonradan "kültür" adı verilen özellikleriyle prototipleştirildiğini, tipolojik denebilecek niteliklerinin kamu kurumlarıyla, resmi temsil sahalarıyla, okullarıyla, edebiyatlarıyla modellere dönüştürüldüğünü, bir bakıma tıpkı ulus-devletler gibi yapılandıklarını söylemek mümkün. Bu modelde kamusal alan elbette ki diğerlerini kapsamıyor. Seçkinler kendi imtiyazlarını elde ettikleri için ötekilerin dışarıda kaldıklarını pek hissetmiyorlar. Osmanlı millet sistemi de klasik değil, modernleşme sürecinde inşa edilen neo-klasik anlamda, yani benzerlikler üzerinden tasarlanmış, icad edilmiş yeni bir modeldi. Bunun İmparatorluğun klasik dönemindeki cemaatler, yani dini kurumlar etrafında örgütlenen topluluklar ile ilişkisi yalnızca biçimdeydi.
Neo-klasik devletlerde kamusal alan yalnızca ekonomik alandaki imtiyazlı çıkar gruplarından oluşmuyor. Özellikle milletlerin varlığı, kamusal alanları kültürel sembolik alanda inşa ediliyor. Eğitim, yayın, siyaset, bilim kurumlarında kamu gücünü kullanan imtiyazlı zümreler, seçkinler oluşuyor.
Dolayısıyla imparatorluklardan ulus-devletlere geçildiğinde “beka sorunu” bir vaka. Neo-klasik türdeki rejimler, ulus-devletlerin kamusal alanında sanki bir tür ilan edilmemiş savaş yaşıyorlar.
Modern bir ulus-devlet olduğunu unutmak
Merkeziyetçilik farklı olanı ötekileştirdi ve dışladı. Bunun en önemli örneği yakın tarihte bu coğrafyada, sonra da İstanbul’da Hırıstiyanların yok olması.
“Bunun günümüzle ya da konumuzla hiçbir ilişkisi yok” diye düşünebilirsiniz, ama bence öyle değil. Devlet gücünden, imtiyaz ilişkilerinden yararlanan seçkinler bu ayrımcılığı görmezden geldiler, tıpkı bugün olduğu gibi.
Bu kamu modelinin nasıl inşa edildiğini görmeden günümüzdeki olanları anlamak çok kolay değil gibi geliyor bana.
Bu geçiş sürecinde bir takım toplulukların dışarıda bırakıldıklarını, hatta yok olduklarını zannedersem pek fazla kimse sorun etmedi. Ya da bilerek görmezden gelindi. Dönemin seçkinleri resmi kültürel kamusal alanlardan, meslek kuruluşlarından, devlet kurumlarından arındırılmaları için ellerinden geleni yaptılar. Türkiye vatandaşı olmak demek, öncelikle Türk olmak demekti. Türk olmak da daha çok Müslüman olmak.
Buna karşılık Müslüman olmayanları dışlasa da ulus-devlet hiçbir zaman tek bir milletten ibaret, kamusal alan da hiç bir zaman tam anlamıyla kapsayıcı olamadı.
Tasarlama ideallerinin kamusal alanda amaçlandığı gibi bütünlük değil, ayrışma yarattığı görüldü. Rumların, Ermenilerin başına gelenler unutulmuş olabilir.
Ama Kürt meselesi, arkasından derin kökleri olan iki millici hareketin hakimiyet mücadelesi rejimi krize soktu.
Cumhuriyet, bu akımı yani İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun tasarım ideallerini yeniden üreten İstanbul’un kültür seçkinlerini, “milli” yani kendi kendisini oryantalize eden ve devletin imkanlarını kullanan bu imtiyaz topluluğunu tasfiye etmek için Büyük Savaş öncesinin ve dönemin ruhuna uygun “2. Milli” adı altında arınmacı, etnisiteye dayanan bir model inşa etmeye çalışmıştı.
Belki buna “modern bir ulus-devlet olduğunu unutmak” da denebilir. Ya da biraz abartılı görünse de neo-klasik dünyada yaşadığını hayal etmek de.
Çünkü bildiğimiz ulus-devletler Büyük Savaş’tan sonra yaşadıkları felaketin etkileriyle bir dönüşüm geçirmeye zorlandılar. Bu dönüşümün etkileri uzaktan da olsa, buralarda da hissedildi.Bu huzurlu kamusal alanı rahatsız eden dediğim gibi Kürt meselesi oldu. Başından beri üzeri askeri yöntemlerle ve şiddetle örtülerek. Ama bir başka yarılma da “Siyasal İslam” adı verilen milli akım ile yeniden su yüzüne çıktı. “Yeni- Osmanlıcılık” ya da buna resmi kültür alanında verilen adıyla “1. Milli “ akımı bir dip akıntı olarak kalmıştı. Bu akım ulus-devletin kurucu kadroları tarafından daha çok resmi kamusal alanın alt katmanları içinde hazmedilmeye çalışılmıştı. 90’larda aniden ve güçlü bir şekilde bir siyasal hareket olarak kamusal alanı tanımlamaya çalıştı.
Kamu sahasını tasarlama idealleri üzerine kurulan neo-klasik rejimlerde günümüzde ideolojiler sürekli anayasal krizler yarattıkları için geri çekilmiş gibi yapıyorlar. Ama geri çekilmiş gibi durmaları onların tamamıyla ortadan kalktıkları, etkisiz hale geldikleri anlamına gelmiyor. Tam tersine birer 'sihirli değnek' gibi haksızlıkları, kuralsızlıkları, yolsuzlukları meşrulaştırıyorlar. Geçmiştekinden bu nedenle daha farklı bir rol oynuyorlar. Hukuku, akılcılaştırma fırsatlarını ortadan kaldıran, kamu işlevlerini araçsallaştıran, neredeyse her şeyi mübah hale getiren bir 'kutsal bagaj' işlevi görüyorlar.
Refah Partisi örneğin 94’deki yerel seçimlerden adeta bir sol parti gibi yürüttüğü kampanya ile başarıyla çıktığında, iktidarda olduğu belediyelerin imar bölümlerinin koridorlarına herkesin göreceği bir şekilde “rüşvet alan da, veren de melundur” sloganını taşıyan tabelalar astırmıştı. Bu tabelalar uzun bir süre asılı kaldı ancak daha seçimlerden bir kaç ay sonra tuhaf bir hal kazanmıştı. Çünkü asıl meselesi merkezi iktidardı.
Bugüne kadar bu meseleye, şehirlerin yönetimleri ile yerelliği askıya alan merkeziyetçiliğin karşılıklı olarak birbirini besleyen yapısına dair bugüne kadar zannedersem fazla bir şey söylenmedi.
Mekanın yalnızca bir nesne olarak kalmadığı, politik alanı koşullandıran bir etken olduğu görülüyor. Şehir planları, imar izinleri, ulaşım kararları ile bir taraftan bir nesne olarak inşa edildiği düşünülürken, diğer taraftan da bir fail olarak politikayı biçimlendirdiğini görmek mümkün.
Yerellikleri birer “demokrasi vahası” haline getirmek
Peki ne yapmalı? Mansur Yavaş’ın söylediği gibi “bu olan biteni seyredemeyiz.” Ama farklı ne yapılabilir?
Bir siyasal partinin sivil toplumu harekete geçirme biçimini bu açıdan, yani bir fark yaratmak için her zaman yetersiz bulmuşumdur. Bu soruyu bence yalnızca siyasetçiler sormamalı. Bu kavşakta bu dönüşümün yalnızca siyaset aracılığıyla yapabileceğini düşünmüyorum. Eğer farklı bir adım atılacaksa, bu bağımsızlardan gelmeli.
Peki kim bu bağımsızlar? Şöyle bir baktığınızda kimler var? Sol örgütler, meslek kuruluşları, sendikalar... Ya da sermayenin kuruluşları... Yok onlar yetmez. Onlardan daha görünür, daha güçlü, daha sesi gür çıkan örgütler yok, biliyorum. Ama güçlü olmak yetmiyor bu tür durumlarda. Farklı bir şey yapmak için güçlü olanlara değil, başka bir şey yapma becerisi olanlara ihtiyaç var. Örgütler, siyasal partiler, STK’lar birlikte daha güçlü olabilirler ama bir kamusal alan olmadan fark yaratmaları mümkün değil.
Fark yaratmak demek bu nedenle yalnızca muhalefetin gücünü göstermek değil. Kamusal alanı herkesin, bütün tarafların benimseyecekleri ya da kabul etmek zorunda kalacakları farklı bir eşiğe taşımak.
Bu gidişi değiştirmek için yerellerde “demokrasi vahaları” yaratmaktan başka çare olmadığını düşünüyorum.
Peki yerellikleri “demokrasi vahası” haline gelmesini sağlayan deneyimler yok mu?
Neo-klasik kamusal alan tasavvurlarının temsil sahnesinin, ya da sembolik hakimiyet ve çatışma alanının nasıl dönüştüğünü, Taksim ve Gezi’yi hatırlamak yeter.
Bu “mucizevi” demokrasi deneyiminin nasıl sonlandırıldığını, ya da açılan parantezin nasıl kapatıldığını da yeniden hatırlamaya çalışalım: Gezi’deki “mucizevi” müşterekleştirme deneyimi, kendiliğinden oluşan barışçı ortam merkezi siyasetin çatışma eksenine taşınarak yok edildi.
Demek ki asıl soru şu: Böyle devam etsin mi istiyoruz? Yoksa bu neo-klasik rejimi değiştirmek, hukukun üstünlüğünü sağlamak mı istiyoruz?
Can Yüce, "Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmedi, bu nedenle böyle oldu" demişti ve ne demek istediğini anlamayanları, yani bizi fena halde kızdırmıştı. Ama söylemek istediği galiba tam da buydu.
Bugün bunları yeniden hatırlamanın bir alternatif yaratmak için iyi geleceğini düşünüyorum.
Taraflar birbirlerine görünür bir şiddet uygulamasalar bile. Bu mücadele biçimiyle hukuktan ve ortak bir kamusal alandan söz etmek güçleşiyor.
Sanki devletin içinde ayrı milletler varmış gibi oluyor.
Bu yüzden neo-klasik rejimlerde hukukun üstünlüğünden söz etmek imkansızlaşıyor.
Bu temel meselenin geçmişi zannedersem epey derinlerde. Modernleşme sürecinde kültürel kamusal alanın inşa ediliş biçiminde.
Biraz tarihi işe karıştırmamı mazur görün. Eğer modernleşmenin inşa edilme sürecinin bu özelliklerinden doğan sorunlar teşhis edilebilirse, bu yaşanan kriz bir fırsata da dönüşebilir.
Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde milletler ayrı kamusal alanlara sahiptiler. Bu kamusal alanlar neo-klasik anlamda inşa edildiler, kültürel kamusal alanları seküler değildi. Yani entelektüel üretim milli sınırları içinde gerçekleşiyordu ve birbirleriyle çok sınırlı bir alanda temasta bulunuyordu. Seküler kamusal alana örnek teşkil edebilecek ilk modern belediyeler ve parklar, kültür ve sanat ortamları daha çok seçkinlere ve ticaret burjuvazisine açıktı. Alt sınıflar şehrin kompartımanlaşmış mahallelerine izole edilmiş ve daha çok dini kurumların kamusal alanında yer alıyorlardı.
İlginç olan konulardan biri 2. Abdülhamit’in 1880’lerin ortasında Osmanlı-ABD ilişkilerinde bir kırılma noktası oluşturan, kendisini yakından tanıyan, açık sözlü önemli bir entelektüel ve yazar olan ABD Elçisi Samuel Cox’a danıştığı en önemli konulardan biri de buydu.
Başkan’ın da yakın arkadaşı olan elçiye sorduğu soru şuydu: “Bu çok milletli devleti idare etmeyi nasıl başarabiliriz?” Hükümdarın o tarihteki sorunu devleti parçalanmadan ayakta tutmayı başarabilmekti. Nitekim Birleşik Devletler deneyimini öğrenmek için Nüfus İdaresi’nin de başında olan Cox’a neredeyse yarım ton belgeyi getirtiyor. Belgeler Abdülhamit'in önüne konuyor ve Nazım Paşa yönetiminde bir araştırma komisyonu oluşturuluyor.
Cemaat-millet sisteminin de imparatorluğun modernleşme sürecinde benzerliklerin, bir bakıma sonradan "kültür" adı verilen özellikleriyle prototipleştirildiğini, tipolojik denebilecek niteliklerinin kamu kurumlarıyla, resmi temsil sahalarıyla, okullarıyla, edebiyatlarıyla modellere dönüştürüldüğünü, bir bakıma tıpkı ulus-devletler gibi yapılandıklarını söylemek mümkün. Bu modelde kamusal alan elbette ki diğerlerini kapsamıyor. Seçkinler kendi imtiyazlarını elde ettikleri için ötekilerin dışarıda kaldıklarını pek hissetmiyorlar. Osmanlı millet sistemi de klasik değil, modernleşme sürecinde inşa edilen neo-klasik anlamda, yani benzerlikler üzerinden tasarlanmış, icad edilmiş yeni bir modeldi. Bunun İmparatorluğun klasik dönemindeki cemaatler, yani dini kurumlar etrafında örgütlenen topluluklar ile ilişkisi yalnızca biçimdeydi.
Neo-klasik devletlerde kamusal alan yalnızca ekonomik alandaki imtiyazlı çıkar gruplarından oluşmuyor. Özellikle milletlerin varlığı, kamusal alanları kültürel sembolik alanda inşa ediliyor. Eğitim, yayın, siyaset, bilim kurumlarında kamu gücünü kullanan imtiyazlı zümreler, seçkinler oluşuyor.
Dolayısıyla imparatorluklardan ulus-devletlere geçildiğinde “beka sorunu” bir vaka. Neo-klasik türdeki rejimler, ulus-devletlerin kamusal alanında sanki bir tür ilan edilmemiş savaş yaşıyorlar.
Modern bir ulus-devlet olduğunu unutmak
Merkeziyetçilik farklı olanı ötekileştirdi ve dışladı. Bunun en önemli örneği yakın tarihte bu coğrafyada, sonra da İstanbul’da Hırıstiyanların yok olması.
“Bunun günümüzle ya da konumuzla hiçbir ilişkisi yok” diye düşünebilirsiniz, ama bence öyle değil. Devlet gücünden, imtiyaz ilişkilerinden yararlanan seçkinler bu ayrımcılığı görmezden geldiler, tıpkı bugün olduğu gibi.
Bu kamu modelinin nasıl inşa edildiğini görmeden günümüzdeki olanları anlamak çok kolay değil gibi geliyor bana.
Bu geçiş sürecinde bir takım toplulukların dışarıda bırakıldıklarını, hatta yok olduklarını zannedersem pek fazla kimse sorun etmedi. Ya da bilerek görmezden gelindi. Dönemin seçkinleri resmi kültürel kamusal alanlardan, meslek kuruluşlarından, devlet kurumlarından arındırılmaları için ellerinden geleni yaptılar. Türkiye vatandaşı olmak demek, öncelikle Türk olmak demekti. Türk olmak da daha çok Müslüman olmak.
Buna karşılık Müslüman olmayanları dışlasa da ulus-devlet hiçbir zaman tek bir milletten ibaret, kamusal alan da hiç bir zaman tam anlamıyla kapsayıcı olamadı.
Tasarlama ideallerinin kamusal alanda amaçlandığı gibi bütünlük değil, ayrışma yarattığı görüldü. Rumların, Ermenilerin başına gelenler unutulmuş olabilir.
Ama Kürt meselesi, arkasından derin kökleri olan iki millici hareketin hakimiyet mücadelesi rejimi krize soktu.
Cumhuriyet, bu akımı yani İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun tasarım ideallerini yeniden üreten İstanbul’un kültür seçkinlerini, “milli” yani kendi kendisini oryantalize eden ve devletin imkanlarını kullanan bu imtiyaz topluluğunu tasfiye etmek için Büyük Savaş öncesinin ve dönemin ruhuna uygun “2. Milli” adı altında arınmacı, etnisiteye dayanan bir model inşa etmeye çalışmıştı.
Belki buna “modern bir ulus-devlet olduğunu unutmak” da denebilir. Ya da biraz abartılı görünse de neo-klasik dünyada yaşadığını hayal etmek de.
Çünkü bildiğimiz ulus-devletler Büyük Savaş’tan sonra yaşadıkları felaketin etkileriyle bir dönüşüm geçirmeye zorlandılar. Bu dönüşümün etkileri uzaktan da olsa, buralarda da hissedildi.Bu huzurlu kamusal alanı rahatsız eden dediğim gibi Kürt meselesi oldu. Başından beri üzeri askeri yöntemlerle ve şiddetle örtülerek. Ama bir başka yarılma da “Siyasal İslam” adı verilen milli akım ile yeniden su yüzüne çıktı. “Yeni- Osmanlıcılık” ya da buna resmi kültür alanında verilen adıyla “1. Milli “ akımı bir dip akıntı olarak kalmıştı. Bu akım ulus-devletin kurucu kadroları tarafından daha çok resmi kamusal alanın alt katmanları içinde hazmedilmeye çalışılmıştı. 90’larda aniden ve güçlü bir şekilde bir siyasal hareket olarak kamusal alanı tanımlamaya çalıştı.
Kamu sahasını tasarlama idealleri üzerine kurulan neo-klasik rejimlerde günümüzde ideolojiler sürekli anayasal krizler yarattıkları için geri çekilmiş gibi yapıyorlar. Ama geri çekilmiş gibi durmaları onların tamamıyla ortadan kalktıkları, etkisiz hale geldikleri anlamına gelmiyor. Tam tersine birer 'sihirli değnek' gibi haksızlıkları, kuralsızlıkları, yolsuzlukları meşrulaştırıyorlar. Geçmiştekinden bu nedenle daha farklı bir rol oynuyorlar. Hukuku, akılcılaştırma fırsatlarını ortadan kaldıran, kamu işlevlerini araçsallaştıran, neredeyse her şeyi mübah hale getiren bir 'kutsal bagaj' işlevi görüyorlar.
Refah Partisi örneğin 94’deki yerel seçimlerden adeta bir sol parti gibi yürüttüğü kampanya ile başarıyla çıktığında, iktidarda olduğu belediyelerin imar bölümlerinin koridorlarına herkesin göreceği bir şekilde “rüşvet alan da, veren de melundur” sloganını taşıyan tabelalar astırmıştı. Bu tabelalar uzun bir süre asılı kaldı ancak daha seçimlerden bir kaç ay sonra tuhaf bir hal kazanmıştı. Çünkü asıl meselesi merkezi iktidardı.
Bugüne kadar bu meseleye, şehirlerin yönetimleri ile yerelliği askıya alan merkeziyetçiliğin karşılıklı olarak birbirini besleyen yapısına dair bugüne kadar zannedersem fazla bir şey söylenmedi.
Mekanın yalnızca bir nesne olarak kalmadığı, politik alanı koşullandıran bir etken olduğu görülüyor. Şehir planları, imar izinleri, ulaşım kararları ile bir taraftan bir nesne olarak inşa edildiği düşünülürken, diğer taraftan da bir fail olarak politikayı biçimlendirdiğini görmek mümkün.
Yerellikleri birer “demokrasi vahası” haline getirmek
Peki ne yapmalı? Mansur Yavaş’ın söylediği gibi “bu olan biteni seyredemeyiz.” Ama farklı ne yapılabilir?
Bir siyasal partinin sivil toplumu harekete geçirme biçimini bu açıdan, yani bir fark yaratmak için her zaman yetersiz bulmuşumdur. Bu soruyu bence yalnızca siyasetçiler sormamalı. Bu kavşakta bu dönüşümün yalnızca siyaset aracılığıyla yapabileceğini düşünmüyorum. Eğer farklı bir adım atılacaksa, bu bağımsızlardan gelmeli.
Peki kim bu bağımsızlar? Şöyle bir baktığınızda kimler var? Sol örgütler, meslek kuruluşları, sendikalar... Ya da sermayenin kuruluşları... Yok onlar yetmez. Onlardan daha görünür, daha güçlü, daha sesi gür çıkan örgütler yok, biliyorum. Ama güçlü olmak yetmiyor bu tür durumlarda. Farklı bir şey yapmak için güçlü olanlara değil, başka bir şey yapma becerisi olanlara ihtiyaç var. Örgütler, siyasal partiler, STK’lar birlikte daha güçlü olabilirler ama bir kamusal alan olmadan fark yaratmaları mümkün değil.
Fark yaratmak demek bu nedenle yalnızca muhalefetin gücünü göstermek değil. Kamusal alanı herkesin, bütün tarafların benimseyecekleri ya da kabul etmek zorunda kalacakları farklı bir eşiğe taşımak.
Bu gidişi değiştirmek için yerellerde “demokrasi vahaları” yaratmaktan başka çare olmadığını düşünüyorum.
Peki yerellikleri “demokrasi vahası” haline gelmesini sağlayan deneyimler yok mu?
Neo-klasik kamusal alan tasavvurlarının temsil sahnesinin, ya da sembolik hakimiyet ve çatışma alanının nasıl dönüştüğünü, Taksim ve Gezi’yi hatırlamak yeter.
Bu “mucizevi” demokrasi deneyiminin nasıl sonlandırıldığını, ya da açılan parantezin nasıl kapatıldığını da yeniden hatırlamaya çalışalım: Gezi’deki “mucizevi” müşterekleştirme deneyimi, kendiliğinden oluşan barışçı ortam merkezi siyasetin çatışma eksenine taşınarak yok edildi.
Demek ki asıl soru şu: Böyle devam etsin mi istiyoruz? Yoksa bu neo-klasik rejimi değiştirmek, hukukun üstünlüğünü sağlamak mı istiyoruz?
Can Yüce, "Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmedi, bu nedenle böyle oldu" demişti ve ne demek istediğini anlamayanları, yani bizi fena halde kızdırmıştı. Ama söylemek istediği galiba tam da buydu.
Bugün bunları yeniden hatırlamanın bir alternatif yaratmak için iyi geleceğini düşünüyorum.