Zehra25
Moderator
Çılgınlık anlamına gelen Frenesí sözcüğünü İspanyolca yazmamın nedeni, eskilerin veya Latin müziği meraklılarının bildiği gibi, Meksikalı kompozitör Alberto Domínguez Borrás’ın 1939 yılında “Perfidia” ile birlikte piyasaya çıkan unutulmayan ezgilerinden birinin adı olması. O yıl Avrupa, Hitler Almanyası’nın çılgınlıklarıyla yeni bir dünya savaşının postal sesleriyle irkilirken, eski Kıta’dan çok uzaklarda, Florida açıklarındaki Kuba Adası’nda turistler, dönemin La Habana’sının (Havana) neon ışıklı barlarında ya da eski kentin dar sokaklarında çok tutkulu çılgın bir aşk öyküsünü anlatan Frenesí ile esriyorlardı.
Uzun yıllar İspanyol İmparatorluğu’nun sömürgesi olan Kuba’nın tarihini bir yazıda özetlemek kolay değil. XIX. yüzyılın ortalarında köleliğin lağvedilmiş olduğu Kuba’da toprak sahiplerinin baskısıyla önce Ada’nın Amerikan iç savaşında köleci Güneylilere ilhakı, daha sonra 130 milyon dolara Kuzeylilere (Birlik) satışı için görüşmeler söz konusu oldu. Daha sonra Ada’da on yıl savaşlarıyla bağımsızlık mücadelesi başladı ama başarısızlıkla sonuçlandı. Bir süre sonra, büyük şeker üreticisi olan Kuba’da düşen şeker fiyatlarının yol açtığı ekonomik kriz nedeniyle bu kez Kuba’nın milli kahramanı José Martí ve kurduğu Kuba Devrimci Partisi önderliğinde 1895’te bağımsızlık savaşı yeniden alevlendi. Üç yıl sonra ABD İspanya’ya karşı savaşa girdi. 1898 İspanyol İmparatorluğu için çöküş, 1899 ise ABD için Kuba’yı işgal yılı oldu. ABD, 1901’de Fransız Devrimi’nden esinlenen liberal demokrat bir anayasa yapan Kuba’nın bağımsızlığını, “Enmienda Platt” (Platt değişikliği) adı verilen ve Washington’a uygun gördüğünde içişlerine karışma hakkı tanıyan bir anayasa değişikliğini kabul etmesi koşuluyla tanıdı. Tuhaf ama bu anayasa değişikliği veya Kuba anayasasına getirilen söz konusu ek hüküm, ABD Kongresi’nde oylanmış ve onaylanmıştı.
“Bağımsız” Kuba’nın darbe, diktatörlük ve Amerikan müdahaleleriyle dolu siyasi tarihini de birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değil elbette. İkinci Dünya Savaşı arifesinde, Frenesí ’nin bestelendiği o yıl, Kuba’da siyasi istikrarın hüküm sürdüğü, liberal demokrasinin vücut bulduğu ve seçilmiş Kurucu Meclis’in o dönemin en ileri anayasalarından birini (1940) yaptığı Federico Laredo Bru’nun 7 yıllık iktidarına denk geliyordu. Kuba’nın altın dönemiydi bir yerde.
Ne var ki dünya savaştan çıkarken, Kuba’da ifade özgürlüğünün askıya, muhaliflerin baskıya alındığı ve liderlerine suikastların düzenlendiği bir dönemin kapısı aralandı. Ardından Fulgencio Batista’nın askeri darbesiyle (1952), anayasanın yürürlükten ve tüm özgürlüklerin uygulamadan kalktığı karanlık bir dönem geldi. Batista’nın askeri darbesini, her darbeyi olduğu gibi, ABD alkışlamıştı. Amerikan Büyükelçisi’ne göre, Batista’nın özel sektöre ilişkin son açıklamaları mükemmeldi. İş insanlarının artık yeni rejimin yanında yer alacağından emindi.
Batista darbesi karşıtlarını da yaratmış, Fidel ve Raúl Castro kardeşlerin önderliğinde bir grup devrimci kışlalarda örgütlenmeye başlamıştı. Ama ilk ayaklanma girişimleri başarısız olacak, hayatta kalan devrimciler önce hapsedilecek, sonra 1955’te çıkarılan af yasasıyla Meksika’ya sürgüne gönderilecekti. Orada örgütlenen Castro kardeşler, Che Guevara ve 82 devrimcinin 7 günde Las Coloradas plajına gelip askeri rejime karşı başlattıkları dillere destan gerilla savaşı ve 1959 devrimi Kuba siyasi tarihinin belki de en bilinen epizodlarından birini oluşturur. Anımsanacağı gibi, ABD’nin daha iyisini kolay bulamayacağı büyük dostu Batista’ya desteği, 1958’de ülkeden kaçmasını, Fidel ve devrimci arkadaşlarının zaferini engelleyemedi ve Kuba Soğuk Savaş ortamında SSCB’nin en uç karakolu oldu. Bütün bunları kısaca anımsatmamın nedeni, ABD’nin yüzyıllardan beri işgal etme ya da satın alma girişiminde bulunduğu, hatta bir dönem içişlerine karıştığı Kuba’yı özellikle 1959’dan bu yana bir türlü arzu ettiği gibi teslim alamamış olması. Başka bir deyişle Kuba 67 yıldır Monroe Doktrini’ne ve Theodore Roosevelt’in Büyük Sopası’ na direnen tek Latin Amerika ülkesi.
Trump’ın çılgınlığı
Trump’ın bugün artık 30’lu, 40’lı yılların insan kasabıyla özdeşleşmiş Netanyahu’nun peşine takılıp dünyayı kaosa sokan çılgınlığını tarih kitapları yazacak kuşkusuz. Bu çılgınlıktan nasibini alacak ülkelerden biri de Kuba maalesef. Trump her ne kadar son günlerde daha çok İran’la ilgili çelişkili açıklamalar yapıyor olsa da ara sıra “Kuba da düşecek” veya Politico’ya açıkladığı gibi, “Kuba pastanın çileği olacak” deyip duruyor. İran’la ilgili öngörüleri tutmadı, belki de hiç tutmayacak ama Kuba’da durum oldukça kritik. Hem ABD’nin dibinde hem Maduro’nun tutsak edilmesinin ardından Venezuela petrolüne ulaşamıyor, hem de Trump Meksika gibi Ada’ya petrol ulaştırmaya çalışan ülkeleri gümrük tarifelerini yükseltmekle tehdit ediyor.
Berta Reventós’un El País’te yayımlanan bir röportajına göre, halk enerji kıtlığından günde 15-20 saat elektrik kısıntıları yaşanan ülkedeki bu durumu SSCB’nin yıkıldığı 90’lardaki sıkıntılı dönemle eş değer görüyor. Fidel Castro’nun özel dönem (período especial) olarak adlandırdığı o dönemde olduğu gibi, bugün de Kuba’da yaygın ulaşım aracı bisiklet. Çünkü artık kamunun ulaşım araçları (guaguas) çalışamaz durumda. Balıkçılık yapan 52 yaşındaki Yoan’a göre, ülkede ne zaman bir kriz olursa, ilk yakıt sıkıntısı, sonra pahalılık başlıyor. Ardından gündeme enerji kıtlığı ve bisiklet geliyor. Bisiklet için “hem ekonomik hem hızlı hem de egzersiz yapmış oluyorsun” diyor Yoan. 90’lardan önce Rus, 90’lı yıllarda Çin bisikletlerinin doldurduğu ülkede belki ulaşım sorunu böyle çözülüyor ama çözümü gereken tek sorun bu değil elbette.
2020’den bu yana ekonomisi yüzde 15 oranında küçülen Kuba büyük bir krizin pençesinde. Ülkede hiperenflasyon var. Peso değerini döviz karşısında büyük ölçüde yitirmiş halde. Amerikan doları bugün 500 pesonun üzerinde alınıp satılıyor. Ülkede kronik bir gıda, ilaç ve temizlik malzemeleri eksikliği var ve hükümet ithalatını serbest bıraktığı bu maddelerin eksikliğinin giderilmesinde zorlanıyor. Bu nedenle ülkeden kaçan kaçana. Son yıllarda nüfusun yüzde 18’i, başta gençler ve nitelikli meslek sahipleri olmak üzere Kuba’yı terk etmiş durumda. Nüfus yaşlanmış, iş gücü de zayıflamış olduğu için uzun vadede bile kaybolan üretim gücünün toparlanması güç görünüyor.
Halk bu durumu protesto ediyor. Mart ayı boyunca başta La Habana olmak üzere ülkenin her yerinde enerji kıtlığını ve açlığı protesto eden gösteriler yapıldı. İnsan Hakları kuruluşlarının bildirdiğine göre, göstericiler, bağımsız gazeteciler ve aktivistler keyfi tutuklamalarla cezaevlerini doldurmuş durumda. Ada cezaevlerinde ayrıca yüz civarında siyasi tutuklu da bulunuyor. Trump’ın sürekli olarak Kuba rejiminin çöktüğü yolundaki açıklamalarıysa rejim değişikliği talep edenlerin elini güçlendiriyor.
Trump ayrıca Kuba’yı uluslararası alanda yalnızlaştırmak amacıyla başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere diğer ülkelere büyükelçiliklerini kapatmaları, hatta diplomatik ilişkilerini kesmeleri için baskı yapıyor. Buna karşılık Kuba hükümeti ile diyalog kanallarını açık tutuyor. Ama görüşmelerin ilerlediğini söylemek oldukça güç. Çünkü Washington, liderliğin değişmesi, siyasi reformlar yapılması ve siyasi tutsakların serbest bırakılmasını şart koşarken, Miguel Mario Díaz-Canel yönetimi egemenlik hakkını ve siyasi modeli savunuyor. Analistlerin görüşü, Washington’un bu aşamada havuç ve sopa politikası uygulayarak Kubalı seçkinleri daha açık bir ekonomik modele geçiş formülü bulma konusunda cesaretlendirmesi gerektiği yönünde. Ama Trump aksine ülkeye diz çökertmeyi önceleyen bir boğma politikası izliyor.
Kuba bu sıkıntılı dönemi insani yardımlarla atlatmaya çalışıyor. Mart ayı boyunca La Habana ’ya uluslararası insani yardım kuruluşu Caravana Nuestra América’nın gıda, ilaç ve güneş paneli yardım paketleri ulaştı. Ayrıca Meksika hükümeti de Kuba’ya 3 bin ton gıda ve temizlik malzemesi gönderdi. Ama bu malzemelerin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasında sorunlarla karşılaşıldı. Ayrıca yardımların bir bölümü, bazı yoksul Afrika ülkelerinde sıkça görüldüğü gibi, devlete ait mağazalarda dövizle satışa sunuldu. Bu yardımlar belki halkın bir bölümünün yaşam mücadelesine katkıda bulundu ama uzmanların görüşü Kuba’nın yaşadığı sorunların altından kalkabilmesi için milyarlarca dolar yatırıma ihtiyaç duyduğu yönünde.
Sonuç olarak, Trump’ın öncelik verdiği İran savaşında beklediği sonuca ulaşabilmesi ne kadar güçse, Kuba’nın ABD’nin boğma operasyonundan kurtulması da o kadar güç. Artık La Habana barlarından ne Frenesí ne de Castro yönetimiyle yıldızı bir türlü barışmayan Kubalı ünlü kompozitör Ernesto Lecuona’nun Canto Siboney veya Siempre en mi Corazón gibi uluslararası üne sahip aşk şarkıları duyuluyor. Frenesí var belki ama Alberto Domínguez Borrás’ın aşk ezgisi değil bu. Kelime anlamıyla Kuba’yı boğan emperyalist ABD’nin dengesiz Başkanı Donald Trump’ın yaptıklarının çılgınlığını betimliyor sadece.
Uzun yıllar İspanyol İmparatorluğu’nun sömürgesi olan Kuba’nın tarihini bir yazıda özetlemek kolay değil. XIX. yüzyılın ortalarında köleliğin lağvedilmiş olduğu Kuba’da toprak sahiplerinin baskısıyla önce Ada’nın Amerikan iç savaşında köleci Güneylilere ilhakı, daha sonra 130 milyon dolara Kuzeylilere (Birlik) satışı için görüşmeler söz konusu oldu. Daha sonra Ada’da on yıl savaşlarıyla bağımsızlık mücadelesi başladı ama başarısızlıkla sonuçlandı. Bir süre sonra, büyük şeker üreticisi olan Kuba’da düşen şeker fiyatlarının yol açtığı ekonomik kriz nedeniyle bu kez Kuba’nın milli kahramanı José Martí ve kurduğu Kuba Devrimci Partisi önderliğinde 1895’te bağımsızlık savaşı yeniden alevlendi. Üç yıl sonra ABD İspanya’ya karşı savaşa girdi. 1898 İspanyol İmparatorluğu için çöküş, 1899 ise ABD için Kuba’yı işgal yılı oldu. ABD, 1901’de Fransız Devrimi’nden esinlenen liberal demokrat bir anayasa yapan Kuba’nın bağımsızlığını, “Enmienda Platt” (Platt değişikliği) adı verilen ve Washington’a uygun gördüğünde içişlerine karışma hakkı tanıyan bir anayasa değişikliğini kabul etmesi koşuluyla tanıdı. Tuhaf ama bu anayasa değişikliği veya Kuba anayasasına getirilen söz konusu ek hüküm, ABD Kongresi’nde oylanmış ve onaylanmıştı.
“Bağımsız” Kuba’nın darbe, diktatörlük ve Amerikan müdahaleleriyle dolu siyasi tarihini de birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değil elbette. İkinci Dünya Savaşı arifesinde, Frenesí ’nin bestelendiği o yıl, Kuba’da siyasi istikrarın hüküm sürdüğü, liberal demokrasinin vücut bulduğu ve seçilmiş Kurucu Meclis’in o dönemin en ileri anayasalarından birini (1940) yaptığı Federico Laredo Bru’nun 7 yıllık iktidarına denk geliyordu. Kuba’nın altın dönemiydi bir yerde.
Ne var ki dünya savaştan çıkarken, Kuba’da ifade özgürlüğünün askıya, muhaliflerin baskıya alındığı ve liderlerine suikastların düzenlendiği bir dönemin kapısı aralandı. Ardından Fulgencio Batista’nın askeri darbesiyle (1952), anayasanın yürürlükten ve tüm özgürlüklerin uygulamadan kalktığı karanlık bir dönem geldi. Batista’nın askeri darbesini, her darbeyi olduğu gibi, ABD alkışlamıştı. Amerikan Büyükelçisi’ne göre, Batista’nın özel sektöre ilişkin son açıklamaları mükemmeldi. İş insanlarının artık yeni rejimin yanında yer alacağından emindi.
Batista darbesi karşıtlarını da yaratmış, Fidel ve Raúl Castro kardeşlerin önderliğinde bir grup devrimci kışlalarda örgütlenmeye başlamıştı. Ama ilk ayaklanma girişimleri başarısız olacak, hayatta kalan devrimciler önce hapsedilecek, sonra 1955’te çıkarılan af yasasıyla Meksika’ya sürgüne gönderilecekti. Orada örgütlenen Castro kardeşler, Che Guevara ve 82 devrimcinin 7 günde Las Coloradas plajına gelip askeri rejime karşı başlattıkları dillere destan gerilla savaşı ve 1959 devrimi Kuba siyasi tarihinin belki de en bilinen epizodlarından birini oluşturur. Anımsanacağı gibi, ABD’nin daha iyisini kolay bulamayacağı büyük dostu Batista’ya desteği, 1958’de ülkeden kaçmasını, Fidel ve devrimci arkadaşlarının zaferini engelleyemedi ve Kuba Soğuk Savaş ortamında SSCB’nin en uç karakolu oldu. Bütün bunları kısaca anımsatmamın nedeni, ABD’nin yüzyıllardan beri işgal etme ya da satın alma girişiminde bulunduğu, hatta bir dönem içişlerine karıştığı Kuba’yı özellikle 1959’dan bu yana bir türlü arzu ettiği gibi teslim alamamış olması. Başka bir deyişle Kuba 67 yıldır Monroe Doktrini’ne ve Theodore Roosevelt’in Büyük Sopası’ na direnen tek Latin Amerika ülkesi.
Trump’ın çılgınlığı
Trump’ın bugün artık 30’lu, 40’lı yılların insan kasabıyla özdeşleşmiş Netanyahu’nun peşine takılıp dünyayı kaosa sokan çılgınlığını tarih kitapları yazacak kuşkusuz. Bu çılgınlıktan nasibini alacak ülkelerden biri de Kuba maalesef. Trump her ne kadar son günlerde daha çok İran’la ilgili çelişkili açıklamalar yapıyor olsa da ara sıra “Kuba da düşecek” veya Politico’ya açıkladığı gibi, “Kuba pastanın çileği olacak” deyip duruyor. İran’la ilgili öngörüleri tutmadı, belki de hiç tutmayacak ama Kuba’da durum oldukça kritik. Hem ABD’nin dibinde hem Maduro’nun tutsak edilmesinin ardından Venezuela petrolüne ulaşamıyor, hem de Trump Meksika gibi Ada’ya petrol ulaştırmaya çalışan ülkeleri gümrük tarifelerini yükseltmekle tehdit ediyor.
Berta Reventós’un El País’te yayımlanan bir röportajına göre, halk enerji kıtlığından günde 15-20 saat elektrik kısıntıları yaşanan ülkedeki bu durumu SSCB’nin yıkıldığı 90’lardaki sıkıntılı dönemle eş değer görüyor. Fidel Castro’nun özel dönem (período especial) olarak adlandırdığı o dönemde olduğu gibi, bugün de Kuba’da yaygın ulaşım aracı bisiklet. Çünkü artık kamunun ulaşım araçları (guaguas) çalışamaz durumda. Balıkçılık yapan 52 yaşındaki Yoan’a göre, ülkede ne zaman bir kriz olursa, ilk yakıt sıkıntısı, sonra pahalılık başlıyor. Ardından gündeme enerji kıtlığı ve bisiklet geliyor. Bisiklet için “hem ekonomik hem hızlı hem de egzersiz yapmış oluyorsun” diyor Yoan. 90’lardan önce Rus, 90’lı yıllarda Çin bisikletlerinin doldurduğu ülkede belki ulaşım sorunu böyle çözülüyor ama çözümü gereken tek sorun bu değil elbette.
2020’den bu yana ekonomisi yüzde 15 oranında küçülen Kuba büyük bir krizin pençesinde. Ülkede hiperenflasyon var. Peso değerini döviz karşısında büyük ölçüde yitirmiş halde. Amerikan doları bugün 500 pesonun üzerinde alınıp satılıyor. Ülkede kronik bir gıda, ilaç ve temizlik malzemeleri eksikliği var ve hükümet ithalatını serbest bıraktığı bu maddelerin eksikliğinin giderilmesinde zorlanıyor. Bu nedenle ülkeden kaçan kaçana. Son yıllarda nüfusun yüzde 18’i, başta gençler ve nitelikli meslek sahipleri olmak üzere Kuba’yı terk etmiş durumda. Nüfus yaşlanmış, iş gücü de zayıflamış olduğu için uzun vadede bile kaybolan üretim gücünün toparlanması güç görünüyor.
Halk bu durumu protesto ediyor. Mart ayı boyunca başta La Habana olmak üzere ülkenin her yerinde enerji kıtlığını ve açlığı protesto eden gösteriler yapıldı. İnsan Hakları kuruluşlarının bildirdiğine göre, göstericiler, bağımsız gazeteciler ve aktivistler keyfi tutuklamalarla cezaevlerini doldurmuş durumda. Ada cezaevlerinde ayrıca yüz civarında siyasi tutuklu da bulunuyor. Trump’ın sürekli olarak Kuba rejiminin çöktüğü yolundaki açıklamalarıysa rejim değişikliği talep edenlerin elini güçlendiriyor.
Trump ayrıca Kuba’yı uluslararası alanda yalnızlaştırmak amacıyla başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere diğer ülkelere büyükelçiliklerini kapatmaları, hatta diplomatik ilişkilerini kesmeleri için baskı yapıyor. Buna karşılık Kuba hükümeti ile diyalog kanallarını açık tutuyor. Ama görüşmelerin ilerlediğini söylemek oldukça güç. Çünkü Washington, liderliğin değişmesi, siyasi reformlar yapılması ve siyasi tutsakların serbest bırakılmasını şart koşarken, Miguel Mario Díaz-Canel yönetimi egemenlik hakkını ve siyasi modeli savunuyor. Analistlerin görüşü, Washington’un bu aşamada havuç ve sopa politikası uygulayarak Kubalı seçkinleri daha açık bir ekonomik modele geçiş formülü bulma konusunda cesaretlendirmesi gerektiği yönünde. Ama Trump aksine ülkeye diz çökertmeyi önceleyen bir boğma politikası izliyor.
Kuba bu sıkıntılı dönemi insani yardımlarla atlatmaya çalışıyor. Mart ayı boyunca La Habana ’ya uluslararası insani yardım kuruluşu Caravana Nuestra América’nın gıda, ilaç ve güneş paneli yardım paketleri ulaştı. Ayrıca Meksika hükümeti de Kuba’ya 3 bin ton gıda ve temizlik malzemesi gönderdi. Ama bu malzemelerin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasında sorunlarla karşılaşıldı. Ayrıca yardımların bir bölümü, bazı yoksul Afrika ülkelerinde sıkça görüldüğü gibi, devlete ait mağazalarda dövizle satışa sunuldu. Bu yardımlar belki halkın bir bölümünün yaşam mücadelesine katkıda bulundu ama uzmanların görüşü Kuba’nın yaşadığı sorunların altından kalkabilmesi için milyarlarca dolar yatırıma ihtiyaç duyduğu yönünde.
Sonuç olarak, Trump’ın öncelik verdiği İran savaşında beklediği sonuca ulaşabilmesi ne kadar güçse, Kuba’nın ABD’nin boğma operasyonundan kurtulması da o kadar güç. Artık La Habana barlarından ne Frenesí ne de Castro yönetimiyle yıldızı bir türlü barışmayan Kubalı ünlü kompozitör Ernesto Lecuona’nun Canto Siboney veya Siempre en mi Corazón gibi uluslararası üne sahip aşk şarkıları duyuluyor. Frenesí var belki ama Alberto Domínguez Borrás’ın aşk ezgisi değil bu. Kelime anlamıyla Kuba’yı boğan emperyalist ABD’nin dengesiz Başkanı Donald Trump’ın yaptıklarının çılgınlığını betimliyor sadece.