Kelimelerin tarihsel yükü ve gazetecilik sorumluluğu

Zehra25

Moderator
Türkiye’de siyasi tartışmanın en temel sorunlarından biri de eleştirinin çoğu zaman fikirler, politikalar ve tutumlar üzerinden değil; kişilerin kimlikleri, kökenleri, aidiyetleri ve tarihsel acılarla ilişkili imalar üzerinden kurulmasıdır. Bu durum sadece dilin kabalaşması meselesi değildir. Aynı zamanda siyaset kültürünün, toplumsal barış fikrinin ve ortak yaşam iradesinin zedelenmesi anlamına gelir.

Gazeteci Mine Kırıkkanat’ın Sayın Kemal Kılıçdaroğlu için kullandığı “kılıç artığı” ifadesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu söz, sıradan bir polemik, sert bir siyasi eleştiri ya da anlık bir öfke ifadesi olarak geçiştirilemez. Çünkü bazı kelimeler vardır ki, sadece muhatabını hedef almaz; tarihsel hafızaya, toplumsal acılara ve kimlikler arasındaki kırılgan ilişkilere de dokunur. “Kılıç artığı” ifadesi tam da böyle bir ifadedir.

Türkiye gibi etnik kimlik ve inanç açısından zengin, çok kültürlü ve tarihsel travmaları derin bir toplumda, kelimeler yalnızca kelime değildir. Her kavramın bir hafızası, her ifadenin bir toplumsal karşılığı, her imanın bir siyasal sonucu vardır. Dolayısıyla kamusal alanda söz söyleyenlerin, hele de uzun yıllar gazetecilik yapmış, Türkiye’nin en görünür gazetelerinde yazmış, kendisini aydın, entelektüel, gazeteci, yazar olarak konumlandırmış kişilerin bu sorumluluktan azade olması düşünülemez.




Burada mesele Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun eleştirilp eleştirilememesi de değildir. Elbette herkes eleştirilebilir, siyasiler doğası gereği daha çok eleştirilirler. Siyasi tercihleri, liderlik pratiği, CHP’deki izi, seçim stratejileri, ittifak politikaları ve Türkiye demokrasisi içindeki rolü tartışılabilir. Hatta sert biçimde de tartışılabilir. Demokratik siyaset, eleştirinin varlığıyla mümkündür. Ancak eleştiri, siyasal terbiye ve ahlaki sorumluluk sınırları içinde kaldığı ölçüde anlam kazanır.

Bir siyasetçiye yönelik eleştirinin, tarihsel olarak katliamı, tasfiyeyi, hayatta kalanı aşağılamayı ve toplumsal acıların üzerine basmayı çağrıştıran bir ifade üzerinden kurulması, artık eleştiri olmaktan çıkar. Bu, sadece kişisel bir hakaret değil; Türkiye’nin tarihsel fay hatlarını kaşıyan, toplumsal barışı örseleyen ve kamusal dili zehirleyen bir tutumdur.

Asıl vahim olan da şudur: Belli bir yaşa gelmiş, yıllarca Türkiye basınının merkezinde yer almış, ülkenin siyasal ve toplumsal tartışmalarına dair söz söylemiş bir gazetecinin, “kılıç artığı” ifadesinin bu toplumda nereye temas ettiğini bilmiyor olması kabul edilebilir değildir. Bilmiyorsa bu, Türkiye sosyolojisine, tarihsel hafızaya ve kimlikler arası duyarlılıklara ilişkin ciddi bir cehalettir. Biliyor da buna rağmen kullanıyorsa, sorun daha da ağırdır; çünkü o zaman karşımızda bilinçli bir incitme, bilinçli bir aşağılama ve bilinçli bir nefret dili vardır. Gazetecilik yazı yazma, cümle kurma ya da gündeme müdahale etme mesleği olduğu kadar, kelimelerin nereye gideceğini bilme mesleğidir. Bir gazeteci, kullandığı sözün hangi tarihsel acıyı çağırdığını, hangi toplumsal kesimleri inciteceğini, hangi siyasal yarayı kanatacağını öngöremiyorsa, orada yalnızca üslup sorunu yoktur; mesleki bir tükeniş, entelektüel bir yetersizlik ve kamusal sorumluluk kaybı da vardır.




Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, siyasal rekabeti düşmanlaştıran, eleştiriyi aşağılamaya indirgeyen, kimlikleri ve tarihsel travmaları polemik malzemesine dönüştüren bir dil değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; çoğulculuğu, demokratik nezaketi, siyasal ahlakı ve ortak yaşam fikrini güçlendiren bir kamusal dildir. Bu dilin kurulmasında gazetecilere, yazarlara ve kamusal kanaat üreticilerine özel bir sorumluluk düşer.



Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye’de ana muhalefet partisinin uzun yıllar genel başkanlığını yapmış, yüzde 48 ile milyonlarca yurttaşın oyunu almış, demokratik siyasal mücadelenin merkezinde yer almış bir siyasi aktördür. Ona yönelik eleştiri, siyasetin doğası gereğidir. Ancak bu eleştirinin, kişinin kökeni ve tarihsel acılarla ilişkilendirilebilecek aşağılayıcı kavramlar üzerinden yapılması en hafif tabirle ahlaksızlıktır. Bu nedenle Mine Kırıkkanat’ın kullandığı ifade sadece Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük bir saygısızlık olarak görülemez. Bu ifade, Türkiye’nin toplumsal yapısına, ortak yaşam iradesine ve demokratik siyaset kültürüne yönelmiş ağır bir sorumsuzluktur.



Gelinen noktada mesele artık bir özür meselesinin de ötesindedir. Elbette Mine Kırıkkanat, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere bu sözün tarihsel yükünü bilen, hisseden ve bu ifadeden incinen herkesten açıkça özür dilemelidir. Ancak bununla yetinmek de mümkün değildir. Bu olay, Türkiye’de kamusal alanda söz söyleyenlerin, özellikle de gazetecilik iddiası taşıyanların, kelimeyle kurdukları ilişkiyi yeniden düşünmeleri gerektiğini göstermektedir.

Çünkü siyasi dil, yalnızca bugünü anlatmaz; geçmişle ilişkimizi, toplum tasavvurumuzu ve geleceğe dair ortak yaşama irademizi de kurar. Bu nedenle “kılıç artığı” gibi bir ifadeyi kullanan bir gazetecinin, artık yalnızca kullandığı kelimeyi değil, kendi mesleki konumunu, entelektüel yeterliliğini ve kamusal meşruiyetini de sorgulamasının zamanı gelmiştir. Bir insan uzun yıllar gazetecilik yapmış olabilir. Çok okunmuş, çok tartışılmış, çok görünür olmuş olabilir. Fakat bütün bunlar, kullanılan sözün tarihsel ağırlığını ortadan kaldırmaz. Aksine sorumluluğu artırır. Belli bir yaşa gelmiş, Türkiye’nin toplumsal dokusunu hâlâ okuyamayan, kelimenin nereye varacağını hesap edemeyen, eleştiriyi tarihsel acıların diliyle kuran bir kalemin nokta koymayı düşünmesi, en azından kamusal sorumluluğunu yeniden düşünmeyi bilmesi gerekir.

Türkiye’de demokratik siyaset, ancak eleştiriyi düşmanlıktan, muhalefeti nefretten, polemiği kimlik yaralamaktan ayırabildiğimiz ölçüde güçlenebilir. Bu ayrımı yapamayanların ise topluma vereceği ders değil, önce kendi dilleriyle yüzleşme borcu vardır.
 
Üst