Trafik kurallarını bilmek ve onlara uymak kültür sorunudur

Zehra25

Moderator
Anlaşıldığına göre, hükümet trafik cezalarında çok büyük diye nitelenebilecek bir artışa gitti. Araba kullanımında, telefonla görüşmek gibi sıradan denilebilecek kusurlara bile binlerce liralık cezalar geliyor. Genelde trafik suçlarından yaka silken kesimler dahi, cezaların bu kadar ağır olmasını kabul etmekte zorlanıyorlar. Genelde yöneltilen eleştiriler, bu ceza sisteminin insanları terbiye etmekten veya trafik suçlarını cezalandırmaktan ziyade devlete gelir temin etmeyi amaçladığına işaret ediyor. Trafik cezalarının devlet gelirlerini artırdığını hepimiz biliyoruz, ancak trafik cezalarındaki artışın bu amaçla yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Sadece başka bir hususu hatırlatmak isterim. Bilindiği gibi, bazı sürücüler ağır cezalar karşısında, trafik görevlilerini maddeten ödüllendirerek bu cezalardan kurtulmayı deniyorlar. Bazen başarılı oldukları da biliniyor. Acaba, sizin kanaatinize göre, trafik cezalarının çok yükseltilmesi bu tür usulsüz ödüllendirme girişimlerini arttıracak mıdır? Eğer böyle bir sonuca yol açarsa, beklenen gelirler sanıldığı fazla artmayabilir. Buna karşılık, memurlardan belirli bir geliri sağlamaları istenecek olursa, keyfi uygulamalar ve ona bağlı olarak da toplumda hoşnutsuzluklar artacaktır? Seçimle iktidara gelenlerin bu konuda nispeten itinalı davranmaları gerektiğini idrak edeceklerini zannediyorum.

Müsaadenizle size bir başka ülkede yaşananları hatırlatayım. Sovyetlerin dağılması sırasında bağımsızlık ilan eden ülkelerden biri de Gürcistan’dı. Belki unutmuş olabilirsiniz, o ülkenin ilk başkanı seçilen Şakaşvili adında genç bir iş adamı idi. İlk icraatlarından birini ki popülaritesini çok yükseltmişti, hatırlamayabilirsiniz: Trafik polisini lağvetti. Öyle anlaşılıyor ki, Sovyet döneminde yöneticilerin şu veya bu sebeple çıkardıkları ve yüksek para cezalarını öngören yasalar trafik polisini zenginleştirmekten başka ise yaramamış, trafik polisliği toplumun en nefret ettiği kamu görevlerinden birine dönüşmüştü.

İsterseniz buna bir de Azeri hikayesi ekleyelim. Bendeniz eski yıllarda muhtelif vesilelerle Azerbaycan’a birkaç defa gittim. İlk gidişim hemen bağımsızlık sonrası idi ve toplumda büyük bir yoksulluk ve perişanlık hakim idi. Daha sonraki bir gidişimde beni davet eden dostum Bakü’yü gezdiriyor. Eski şehir derlenmiş, toparlanmış, çok şık bir mekan olmuş. Bu arada gayet pahalı, lüks mallar satan mağazalar da açılmış. Pek uygun bulunmayabilirsiniz ama dostuma ayda kaç para kazandığını sordum. 370 dolar maaşı varmış. Karısı da öğretmen, o da ayda 200 kolar kadar kazanıyormuş. Kıt kanaat geçiniyorlarmış. Pekiyi dedim, bu lüks ve pahalı mağazalardan sizlerin alışveriş yapmadığınız belli, kimler alışveriş yapıyor. Tabii ben yeni türeyen zengin iş adamları filan diye cevap bekliyorum. Ne dese beğenirsiniz: “Trafik polisleri.” O zaman karşımızda sadece bir Gürcistan problemi olmadığını, aynı sorunu başka ülkelerin de Sovyetlerden miras aldığını görmüş oldum. Kim bilir, belki Moskova, Minsk, Kiev’de de aynı sorunlar vardı. Oraları da gezdim ama trafik işlerini sormak aklıma gelmedi, yaşamın bu cephesi hakkında bilgi edinmedim. Belki de o diyarlarda böyle vahim bir problem yoktu. Belki de vardı da benim haberim olmadı. Bilemiyorum.

Sözlerimin yanlış anlaşılmasını istemem. Bu ülkeleri ülkemizle karşılaştırmayı düşünmediğim gibi, çoğu zaman görevini yapmak için çırpınan, hayatını tehlikeye atmak pahasına karayolunda hepimize yardımcı olan polisimizin diğer ülkelere benzediğimi söylemek istemiyorum. Ancak yasal düzenlemelerin her zaman istenilen sonucu vermeyebileceğini göstermek için bu ülkelerden örnek verdim. Bu örneğin başka ülkelerde de yaşanabileceğini, böylece ülkemizin bir istisna teşkil etmesi için bir sebep olmadığını düşünmemiz gerektiğini de ifade etmiş oldum.

Ben araba kullanmayı öğrenci olarak gittiğim Amerika’da öğrendim. Lisede mübadil öğrenci olduğum sırada jimnastik dersinde mahalli Ford ve Chevrolet satıcılarının okula tahsis ettiği ve biri hocaya bağlı ikili fren tesisatı kurulmuş araçlarda araba kullanmayı da öğretiyorlardı. Ancak, bu ayrıcalıktan yararlanmak için ayrı bir başvuru yapmak gerekiyordu. Ben hemen başvurayım istedim ama pek o kadar kolay değilmiş. Sigortalı olmak gerekiyormuş. Bunun üzerinde beni konuk eden aile, mübadelenin sorumlusu American Field Service’e sordu, onların tüm mübadil öğrencileri kapsayan sigorta poliçesinde benim ders dolayısıyla yapacağım veya uğrayacağım kazaların da yer aldığı anlaşılınca, direksiyon derslerine katıldım. Çok da faydasını gördüm.

Biz araba kullanmayı bir beceri olarak gördüğümüzden ben yazıldığım kursta böyle bir beceri kazanmayı bekliyordum. Tabii, bir ölçüde bize direksiyon kullanmayı da öğrettiler. Fakat derste en fazla üzerinde durulan konu direksiyon sallamak değil, emniyetli araba kullanmaktı. Özetle, bize öğretilmek istenen şuydu: Siz arabada direksiyona oturduğunuz zaman size sadece bir araba değil, canınız ve selametiniz, başkalarının canı ve selameti ile başkalarına ait arabalar da emanet edilmiş oluyor, bunların hepsinden sorumlusunuz. Dolayısıyla arabayı dikkatli, ihtiyatlı kullanmanız her şeyden daha önemlidir. Kişinin araba kullanmayı kullanarak öğreneceği, sadece şoför kursuna giderek iyi kullanmayı öğrenmenin zaten mümkün olmadığı kabul ediliyordu. Önemli olan emniyetli araba kullanma alışkanlığını edinmekti.

Devamı var. Ben üniversite dahil öğrenciliğimi tamamlayınca yurda döndüm. Amerika’da edindiğim ehliyeti muteber addeden devletimiz bana ülkemizde geçerli bir ehliyet verdi. 1964 yılından beri o ehliyete istinaden verilmiş Türk ehliyetini kullanıyorum. Fakat İstanbul’da araba kullanmaya başladığım ilk yıllarda Amerikan araba kullanma alışkanlıklarının burada sökmediğini gördüm. Örneğin, Türk ehliyetimi aldıktan kısa bir süre sonra karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir yayaya yol verdim. Arkamda frene basan dolmuşçudan azar işittim. “Ulan ayı, ne duruyorsun, yol senin. O beklesin, bir ara geçer.”

Bunları anlatmamın nedenini tahmin etmiş olabilirsiniz. Araba kullanmanın da bir kültürü var. O kültür okulda, çevrede, evde, basında ve diğer kitle iletişimi yolarıyla ediniliyor. Sadece doğru olanı yapmayı cezalarla sağlamağa çalışmak sonuç getirici olmuyor. Bakın, anlatayım. Son çıkan kurallara göre cep telefonuyla konuşmanın oldukça ağır bir para cezası var. Yine de birkaç gündür araba kullanırken, diğer bazı sürücülerin cep telefonuyla konuşmaya devam ettiklerini görüyorum. Belki bir polis görseler, telefonu kapatıp, telefon kullanmadan araba kullandıkları izlenimi verebilirler. Halbuki, araba kullanırken cep telefonu kullanmamanın sağlam bir mantığı var. Telefon, iki elinizle yönettiğiniz aracınıza vermeniz gereken dikkatinizi alıyor, başka yerlere taşıyor. Örneğin aracı tek elle yönetmeye başlıyorsunuz. Telefonda herhangi bir işlem yapmak için gözlerinizi yoldan ayırıyor ve telefona tahsis ediyorsunuz, yolda olanları görmüyorsunuz. Böylece aracınızı ihtiyatsızca ve başkalarını düşünmeden kullanmaya başlıyorsunuz. Arabanızı kullanırken telefon dahil başka araçlarla dikkatinizi dağıtmanın tehlikeli olduğuna kendinizin inanması, iki işi bir arada yapmamanız gerektiğini düşünmeniz lazım. Telefonunuzu kullanmamanız için polis zoruna gerek duyulmaması doğru olanı. Araba kullanırken telefon kullanmak yanlışını yapan az sayıda kişiyi de o zaman cezalandırırsınız, kimsenin de aklına buna itiraz etmek gelmez.

Fulbright kanalıyla İstanbul Üniversitesinde ders vermeye gelmiş Amerikalı bir profesör dostum bir gün bana “Türkler 1920ler Amerikası gibi araba kullanıyorlar” demişti. Sonradan ne demek istediğini de açıkladı. 1920lerde araba Amerika’da yeni yaygınlaşmağa başlamıştı. Birçok kimsenin arabası yoktu. Araba sahibi olanlar hayatlarında ilk defa araç kullanıyorlardı. Yerleşik trafik kuralları olmadığı gibi, araç kullanma kültürü de henüz gelişmemişti. Bunun sonucu olarak, herkes kendi keyfine göre araba kullanıyor, sık sık kazalar oluyordu. Zamanla araba hayatın ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Herkes araba kullanmaya başladı. Çocuklar bir veya daha fazla arabanın bulunduğu evlerde dünyaya geliyorlar, araba kullanacak yaşları gelince hemen direksiyona geçmek istiyorlardı. Bu aşamada toplum bir araba kullanma kültürü yaratmanın zamanı geldiğini gördü, işin felsefesi, kuralları ve saire okullarda öğretilmeğe başlandı. Ehliyet sınavlarında bile direksiyon cambazlığı değil, kişinin kurallara uygun araç kullanması üzerinde duruluyordu. Sonuçta Amerika’da bir araba kullanma kültürü gelişti ve yerleşti.

Hemen belirtelim. Tüm ülkeler aynı araç kullanma kültürünü yaratmıyor. Her ülke kendi kültürüne uygun biçimde emniyetli araç kullanmayı tanımlayarak onu genç kuşaklara aktarıyor. Herhalde milli eğitimin ve iç işlerinin trafik ile ilgilenen bölümleri bir araya gelerek hem okullarda hem de ehliyet almak için verilen trafik kurslarında müstakbel sürücülere sadece kuralları değil, genel yaklaşımı da öğretecek bir yaklaşımı harekete geçirmeleri gerekiyor. Sadece cezaları artırmakla sorun çözülmediğini zaten görüyoruz. Bir rivayete göre, kuralları en fazla ihlal eden bazılarının o kadar çok parası varmış ki, cezayı ödeyip kural ihlaline devam ediyorlarmış. Böyle kişileri hizaya getirmenin yolu ceza değil, kültür olsa gerek.
 
Üst